Ege’de bir insanlık dramı ve düşündürdükleri

22.11.2017 medyascope.tv

22 Kasım 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer ve Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba iyi günler. Bugün sosyal medyada dolaşan bir haberden bahsetmek istiyorum: Kastamonu’da beş kişilik bir aile. Öğretmen olan anne-baba ve iki kız, bir de erkek çocuk; beş kişilik ailenin babası KHK’yla işinden atılmış, anne hakkında soruşturma varmış, bunların 15 Temmuz’la bağlantılı olarak, dolayısıyla Fethullah Gülen Örgütü’yle bağlantılı olarak adları geçti, uzun bir süredir saklandıkları ve daha sonra da deniz yoluyla Yunanistan’a gitmek isterken tuttukları ya da satın aldıkları teknede öldükleri iddiası ve bu haberlerin kaynağı tabii ki Fethullahçı yayın organları. Üç çocuğun cenazesinin cesetlerinin Yunanistan kıyılarına vurduğu, anne ve babanın durumunun belirsiz olduğu –ama herhalde onlar öldü olarak kabul ediliyor–, böyle bir haber çıktı ve bunun üzerine de yine sosyal medyada bunun üzerine çok ilginç, öğretici ve yer yer utanç verici tepkilere tanık olduk.

Olayın gelişimi
Şimdi, öncelikle şunu söyleyeyim; bu haberin doğru olup olmadığı meselesinde biz Medyascope olarak elimizden geldiğince araştırmaya çalıştık; çünkü bu haberi yazan yayın organları güvenilir yayın organları değil. Yani onların söylediğine inanmak, hele her söylediğine inanmak doğru değil. Bir de ana hatlarıyla doğru olsa bile içine çok kolay dezenformasyon, yanıltıcı bilgiler koyabilirler; geçmişleri bunun örneği dolu olduğu için temkinli yaklaşmak gerekiyordu. Kendi imkânlarımızla araştırdık, Yunanistan’dan gazeteci arkadaşımız Evren Dede’nin de katkılarıyla. Şöyle bir olay var yalnız: Yunanistan’da bu tür olaylar çok yaşandığı için, yani deniz ya da kara yoluyla gizlice Yunanistan’a ya da adalara girmek isteyen göçmenlerin başına çok sayıda dram geldiği için, göçmenlerle ilgili haberler artık çok büyük yer bulamıyor, küçük haber oluyorlar.
Ancak Evren’le beraber yaptığımız araştırmalar sonucunda, bir internet sitesinde, Yunanistan’dan Yunanca yayın yapan internet sitesinde, Athensmagazine.gr adlı sitede muhtemelen bu olayı anlatan kısa bir haber gördük, o haberde şöyle söylüyor: Yalnız diğer sözünü ettiğim yerlerde, Lesvos plajında üç çocuğun cesedinin birlikte bulunduğundan bahsediliyordu. Bu haberde yine Midilli’de Mantomados’ta önce perşembe günü 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun –ki bunun Maden ailesinden Nadire ya da Nur çünkü Nadire 13, Nur 10 yaşında olarak belirtiliyor– cesedinin bulunduğu, cuma günü aynı yerde aynı yaşlarda bir erkek çocuğu bulunduğu söyleniyor — ki burada ailenin Feridun adında küçük bir çocuğu var, o olma ihtimalini göz önüne almak lazım. Cumartesi sabah yine aynı yerde bir başka ceset bulunuyor — ancak haberde bu cesedin yaşı ve cinsiyeti belirtilmiyor. Sonuç olarak Athensmagazine.gr’de çıkan haberin burada Maden ailesinin üç çocuğunu ölü bulunması haberiyle örtüştüğünü varsayabiliriz. Burada, Atina’da çıkan internet sitesinde kullanılan görsel malzeme, kıyıya vurmuş üstü örtülü bir ceset; ama orada kıyafet var, o görsel malzemenin Fethullahçı siteler tarafından kullanılan görsel malzemeyle aynı olduğunu da gördük. Dolayısıyla bu haberle o haber örtüşüyor olabilir. Burada tabii anne ve babaya bakalım: Baba Hüseyin Maden 40 yaşında, fizik öğretmeni; anne Nur Maden 36 yaşında, ana sınıfı öğretmeni, onların akıbeti henüz belli değil.

Anaakım medyada haber olmadı
Bu olayın üzerine söylenebilecek çok şey var; öncelikle bu gerçekten acı bir olay ve insanlık dramı; gazetecilik açısından baktığımızda da kesinlikle ve kesinlikle haber değeri taşıyan, haberleştirilmesi gereken bir olay; ancak bunu Türkiye’de “ana akım” mecralarda henüz görmüş değiliz, daha sonra bu konuda resmî bir açıklama yapılırsa belki çıkabilir. Bir bu boyutu var, ikincisi böyle bir ailenin başına niye bir böyle bir olay geliyor? 15 Temmuz’da Türkiye’de devletin FETÖ’yle hesaplaşmasının, FETÖ’yle mücadelesinin yanlışlarının bir uzantısı bu olay. Çünkü burada bakıyoruz, Anadolu’da, Kastamonu’da bir öğretmen çift söz konusu. “Bunlar Fethullahçı olsalar ne olacak? Kastamonu’daki bir öğretmen çiftinin kalkıp 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yapması vs. gibi bir şey söz konusu olamaz, böyle bir yapıyla ilişkileri hangi düzeyde olursa olsun, olsa olsa ne olabilir?” şeklinde bir akıl yürütmesi yapabiliriz ve devletin bu soruya baştan itibaren yanlış cevap verdiğini, hatta böyle bir soruyu gündeme getirmediğini görüyoruz — ki gerçekten şu anda 15 Temmuz sonrası yapılan, cemaatle ya da FETÖ denen yapıyla kurduğu ilişki ne olursa olsun her türlü ilişkiden –bankaya para yatırmak, Zaman gazetesine abone olmak vs. gibi– insanların çok sert şekilde cezalandırıldıklarını, işlerinden olduklarını, aynı zamanda da sosyal atmosferde bir tür izolasyona mahkûm edildiklerini görüyoruz. Bu çok hakkaniyetli bir durum değil, bunu başından beri söylemeye çalışıyorum, burada gerçekten ölçü kaçmış durumda.
Tabii ortada şöyle bir olay var: Zamanında bu yapıyla her türlü kirli ilişkiyi bilerek kurmuş, suç ortaklığı yapmış birçok kişi bugün FETÖ düşmanı olma iddiasıyla ellerini kollarını sallayarak, hatta itibarlı bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar; ama Kastamonu’da bir öğretmen çiftin bu yapıyla kurduğu ilişki en fazla ne olabilir ve buna devletin vereceği cevap, onların ülkeyi çaresiz bir şekilde terk etmeye sevk edecek şey ne olabilir?

FETÖ’nün yurtdışındaki liderleri
Bir diğer boyutu tabii bu FETÖ denen yapılanmanın, şimdi bakıyorsunuz, yurtdışına kaçmış çok sayıda bu örgütün üst düzey yöneticisi var. Bunların herhalde çok çok azı, belki de hiçbirisi deniz yoluyla böyle baştan savma teknelerle ülkeyi terk etmedi, kaçıp gitmedi ve ilginç bir şekilde bunların büyük bir kısmı 15 Temmuz öncesinde gittiler ve bir anlamda da devlet bu gidişleri –nasıl olduysa haberdar olmadı– engelleyemedi. Belki de engellemedi, her neyse. Ve bu insanların hepsi değilse bile büyük bir kısmı yurtdışında ve bayağı da iyi bir hayat sürüyorlar. Bu iyi hayatı sürmelerinin bir nedeni de Türkiye’de ve dünyanın dört bir tarafındaki bu harekete bağlı olan insanların çabaları, gayretleri ve fedakârlıkları bu zemini sağlıyor. Yani çok açık bir şekilde, onu söyleyebiliriz –duygu sömürüsü falan değil bu– çok net: Garibanlar. Bu harekete gerçekten inananlar, bu hareketi gerçekten kendi tabirleriyle bir hizmet hareketi olarak gören insanların önemli bir kısmı burada çok ağır bedeller öderken, bu hareketin hizmet falan değil devleti ele geçirme hareketi olduğunu birinci derecede bilen, zaten bunun pratiğini hayata geçiren, bu suçu bilerek işleyen kişiler yurtdışındalar. Kaçtılar, gittiler ve bu insanların dramları üzerinden propaganda yapıyorlar. Bu olayda da bunu görüyoruz.

Bir propaganda malzemesi
Bu haberin çıktığı andan itibaren sosyal medyada bana sağdan soldan bu haber üzerinden sataşanlar oldu. Burada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu öldüğü söylenen –ki öldükleri anlaşılıyor– üç çocuk, anne ve baba, sadece çocuklar değil anne ve babanın çok dramatik bir olay olduğunu, çok üzücü bir olay olduğunu düşünüyorum, samimi bir şekilde inanıyorum. Ama benim gibi gazetecilere, bağımsız bir şekilde gazetecilik yapmak isteyenlere bunu gözüne sokarak bizi bir yerlere sürüklemek isteyenlerin böyle bir derdi olduğunu sanmıyorum. Yani orada, onların gözünde bunlar olan şeyler, kendilerinin bir hayatı var, kendilerinin bir örgüt perspektifi var. Ve bu kişilerin hayatlarının onlar için örgütlerinin bekasına katkıda bulunduğu ölçüde anlamı var. Hayattayken belli bir anlamları var, eğer örgüte katkısı varsa ya da ölümlerinin de bir katkısı varsa böyle bir kullanıma sokuyorlar. Bir propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. Bu çok acı bir durum.
Bir diğer durum da şu: Bu haber dolaşıma girdiği andan itibaren çok sayıda kişi de neredeyse “oh olsun”, neredeyse değil, hakikaten “oh olsun” noktasına geliyor. Bu çocukların ve anne-babanın –sadece çocuklar değil– ölmemesi gerekiyordu. Bu ülkede, bu ülkenin vatandaşı olarak hepsi yanlış yapmış olabilirler, suç işlemiş olabilirler. Suç varsa cezası vardır, yanlış varsa belli anlamlarda bunun bedeli vardır. Ama bu kadar büyük insanlık dramlarına yol açacak olayları yapmış olma ihtimallerini hiçbir şekilde tasavvur edemiyorum.
Türkiye bu sağduyuyu, olaylara serinkanlı yaklaşmayı ve bir kardeşlik perspektifi içerisinde yaklaşmayı çoktan kaybetti. 15 Temmuz gibi, nasıl söyleyeyim, söylenebilecek her türlü olumsuz sıfatı söyleyebileceğiniz bir kalkışmayı, bir girişimi lanetlemek ayrı, 15 Temmuz’un kötülüklerini bahane edip başkalarına her türlü kötülüğü, haksızlığı mübah görme anlayışı da 15 Temmuz’cularla aynı perspektife sahip olma anlamına geliyor. Geçmişte Fethullahçılar bu ülkeye çok kötülük yaptılar. Bugün ellerine geçse yine yapacaklar, yarın yine yapacaklar. 15 Temmuz’da da aynı kötülüğü çok ciddi bir şekilde yaptılar. Onların hukuk dışı, insanlık dışı tutumlar takınmış olmaları kimseyi hukuk dışı, insanlık dışı tutumlar takınmaya sevk etmemeli. Bir başkasının insanlık dışı, hukuk dışı, gayrı ahlaki tutumları; gayri ahlaki, insanlık dışı tutumları meşrulaştırmaz. Bunun çok net bir şekilde altını çizmek lazım.

İşkence altında işkencecilere ne yapılacağını tartışmak
Bu konuda kişisel bir anekdotla bitirmek istiyorum. Ne derece bu olaya uyar bilmiyorum ancak, 12 Eylül döneminde İstanbul’da Siyasi Şube’de işkence görürken, işkence aralarında hücrelerde tutulurduk biz siyasi gözaltına alınan kişiler. Ve aramızda en çok konuşulan, işkenceydi. Ve tabii buradan kurtulduktan sonra işkencecilerle karşılaşmamız hâlinde ne yapacağımız, ne yapabileceğimiz… Tabii bu ütopik bir şey, böyle şeyler olduğunu sanmıyorum; ama orada çok ciddi bir şekilde işkenceciye işkence yapılır mı yapılmaz mı, bunun cevabı nasıl olur tartışmasını en ağır koşullar altında yapabilmiş olduğumuzu hatırlıyorum. Dolayısıyla bugün de Türkiye’nin her türlü kötülüğün altına imza atmış olan kişilerle mücadelede olabildiğince kötülükten uzak, rasyonel, meşru, insanî ve hukuk sınırları içerisinde kalması gerekir diye düşünüyorum.
Ayrıca burada söz konusu olan ailenin de bu kötülüklerin birinci derece müsebbibi olduklarına falan da kesinlikle inanmıyorum. Tanıdığım ettiğim insanlar değil, buna benzer çok olay var. Çok haber duyuyoruz. Ancak Türkiye’de yaşanan Fethullahçılık olgusunu bu sıradan, alt düzey insanlar üzerinden çözmeye çalışmak, onlara hayatı dar ederek bu olayı çözmeye çalışmak perspektifinin hiçbir işe yaramayacağı çok açık. Bu bugünlük böyle bir şeyin üstünü örtebilir, ama yarına çok büyük travmaları beraberinde getirecektir. Gerçekten yapılması gereken, bu olayın birinci derece mesullerinin gerçekten bulunup, adil bir şekilde yargılanıp hak ettikleri cezayı kendilerine vermektir. Ve kendi ellerinden de, onların ellerinden de bu tür insanlık dramlarını propaganda malzemesi olarak kullanma fırsatını almaktır.
Evet, çok üzücü bir olay. Başka olaylar da yaşanabilir, yaşanmış da olabilir. Türkiye’nin bunları serinkanlı bir şekilde, sağduyulu bir şekilde, insanî bir çerçeve içerisinde çözmesi gerekiyor. Aksi takdirde bizden sonra gelen kuşaklara çok kötü bir kan davası bırakmış oluruz. Gidişat bu yönde. Buradan sonra da bu ülke kolay kolay geriye dönemez.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.11.2017 Ege’de bir insanlık dramı ve düşündürdükleri
21.11.2017 Lümpenlerin hakimiyeti çatırdarken
20.11.2017 Yörüngesini kaybeden ülke: Türkiye
16.11.2017 Atatürk yaşasaydı AKP’li mi olurdu?
15.11.2017 Transatlantik: Suriye’de siyasi çözüme doğru, yaklaşan Zarrab Davası & Suudi Arabistan-İran çekişmesi
15.11.2017 Türkiye ve dünyada casuslar ve entrikalar: Murat Yetkin ile söyleşi
14.11.2017 Devlet Bahçeli neden Meral Akşener’in önünü açıyor?
13.11.2017 İslamcılar ve Atatürk
13.11.2017 Türk-Amerikan ilişkilerinin bir geleceği var mı? Soli Özel ile söyleşi
09.11.2017 MHP’nin bir geleceği var mı?
22.11.2017 Ege’de bir insanlık dramı ve düşündürdükleri
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı