Edgar Şar ile söyleşi: CHP Macaristan deneyiminden hangi dersleri çıkarabilir?

14.05.2026 medyascope.tv

14 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Medyascope eski çalışanı Edgar Şar'la birlikte olacağız ve onun konuya çok hakim olduğu bir Macaristan örneği var. Macaristan'dan hareketle CHP'yi konuşalım. Edgar, merhaba.
Edgar Şar: Merhaba Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Şimdi Macaristan senin çok yakından bildiğin örnek. Orada da buna benzer olaylar yaşanıyor muydu? Yani muhalefetin üzerinde tam bir ‘‘topyekûn savaş’’, öyle diyorum ben buna. Yargı yoluyla, medya yoluyla, içeriden de birtakım destekler alarak CHP özelinde ve diğer muhalefet partilerinden ya da iktidarda olmayan partilerle arasını açarak iktidarın sürekli bir saldırısı var. Bu Türkiye'ye özgü bir şey mi?
Edgar Şar: Türkiye'ye özgü değil ama Macaristan'da bu olmamıştı. Ben ilk kapsamlı saha çalışmasını Macaristan'da 2022'de yapmıştım. 2022'de yaptığımda, işte bir önceki seçimler zamanında, orada bir uzmanla konuştuğumda şunu söylemişti: "Macaristan şiddet uygulamayan bir otoriter rejim" ifadesini kullanmıştı. Bundan kastı neydi? İşte gazetecileri hapse atmaması, siyasetçileri hapse atmaması ve bugün senin CHP'ye karşı ‘‘topyekûn savaş’’ olarak nitelediğin tarzda bir siyasal operasyona girişmemesi, yargıyı kullanarak vesaire. O zaman çok enteresan gelmişti bana o ifade. Yani "şiddet kullanmayan otoriter rejim" ifadesi. Bugünden bakınca çok rahat birileri diyebilir ki, "E tabii kullanamaz, çünkü Avrupa Birliği'nin içinde vesaire." Tabii kısmen doğru ama oradaki asıl mesele şuydu: Böyle bir şeye ihtiyaç duymamıştı. Yani ihtiyaç duymadığı zaman bu rejimler bunu yapmıyorlar. Şimdi bunu izleyenler şunu düşünsün: Mesela bizde niye 2024 seçimlerinden sonra başladı böyle bir süreç? Neden şimdi ihtiyaç duydu? Neden o zaman ihtiyaç duydu? Şimdi ben bunu ilk defa duyduğumda o zaman hakikaten seçimden bir iki gün önceydi. Sonra seçimde de %53'le filan kazanmıştı Orban. Son kazandığı büyük seçimdi. Sonra bu dört yıl, şimdi çok büyük bir fiyaskoyla kaybettiği seçime gelirken ise evet, bazı şeyler denedi. Hatta hiç denenmemiş, hiç yapılmamış, emsali görülmemiş şeyleri de yapmaya hazırdı. Ama karşısında işte o zaman evet Avrupa Birliği üyeliği vardı ve bir de aynı zamanda karşısındaki rakip Avrupa Birliği Parlamentosu üyesiydi. Kendi kaldıramayacağı, canı istediği zaman kaldıramayacağı bir dokunulmazlığa sahipti karşıdaki. Bu olmasaydı da hapse atar mıydı? Gene atamayabilirdi ama aday olmasını kesinlikle engellerdi bir şekilde davalarla filan. Çünkü soruşturmalar vardı hakkında. Saçma sapan, bizim ‘‘ahmak davası’’na filan benzeyen saçmalıkta şeyler vardı hakkında. Bunlardan biri kullanılırdı, aday olması engellenirdi ve belki hâlâ şiddet kullanmadan, belki hâlâ Avrupa Birliği üyeliğini zorlamadan birtakım emsali görülmemiş şeyler yapabilirdi. Ama Türkiye'de maalesef bunların çok emsali de görüldüğü için biz yıllardır bunları yaşıyoruz ama tabii son bir buçuk yılda olan emsali görülmemiş, zaten hep söylüyorum, bir rejim değişikliğine delalet. O ayrı bir konu.

Ruşen Çakır: Şu ana kadar peş peşe birtakım yeni davalar açılıyor. Ben mesela casus davasını izledim. Yani suçlamanın ne olduğunu hâlâ biliyor değilim. Herhalde kimse de bilmiyor. Neyse, yeni gözaltılar, yeni tutuklamalar, etkin pişmanlıklar, özel hayatla ilgili birtakım ilginç, garip, insanların ortaya attığı birtakım şeyler, yalan olduğu belli olan hikayeler falan. Dört koldan giden, benim demin söylediğim topyekûn savaş. CHP'nin bugüne kadar buna karşı gösterdiği direnci nasıl okuyorsun? Buradaki temel dayanakları, stratejisi ne? Sürdürülebilir bir direniş görüyor musun?
Edgar Şar: Bu konu üzerine çok düşünüyorum ve şu noktaya geldim. Şimdi senin "topyekûn savaş" dediğin, "total bir savaş" var. Topyekûn savaş kavramı burada bence yardımcı oluyor. Topyekûn bir savaşta ne kadar strateji uygulayabilirsiniz? Stratejileriniz diyelim varsa bile çalışmadığında ne yapabilirsiniz? Amaç nedir? Yani amaç nedir? Bunu düşünmek lazım. Şimdi çok tarihten örnek vermek istemiyorum ama topyekûn savaş dediğimizde aklımıza gelen savaşlardaki hayatta kalma içgüdüsü bambaşka. Bence burada CHP'nin yapmaya çalıştığı bu ve biraz sürece baktığım zaman şunu görüyorum. Şimdi en başından bakarsak, bunu seninle daha önce stüdyoda da konuştuğumuzu hatırlıyorum. Şimdi bu iş 19 Mart'la başladı ama 19 Mart'ta da şöyle başladı: 19 Mart'a giden, işte ilçe belediye başkanlarının hedef alındığı bir süreç var. Yaklaşık ondan bir 7-8 ay önceye kadar giden, Eylül 2024. Ama 19 Mart süreciyle en azından bu olaylar başladı. Buradaki amaç neydi? İmamoğlu'nu ekarte etmek. Niye? Çünkü İmamoğlu ciddi bir şekilde hazırlanıyordu. Yani daha önce CHP'nin hiç yapamadığı veya CHP'den beklenmeyen tarz bir hazırlıkla, bir organizasyonla gerçekten adaylığıyla, projeleriyle çok ciddi bir şekilde iktidarı büyük bir yenilgiye uğratabilecek — konjonktür çünkü buna çok uygundu — bir sürecin başındaydı. Bence Erdoğan bunu iyi gördü ve hızlı bir şekilde orayı söndürmek istedi. İşte ön seçim oldu diye hızlandı falan filan, hiç önemi yok bunların. Sonuçta bu şekilde yaptı, belki biraz erkene çektiler filan. Ama şimdi burada ikinci hedef tabii CHP oldu. Çünkü başka bir adayla da, 2024 31 Mart haritasıyla birinci parti olmuş CHP başka bir adayla da – ki özellikle Mansur Yavaş – genel seçimlerde büyük bir zafere gidebilirdi. Çünkü 2019 yerel seçimlerinden sonra 2023'te muhalefetin nasıl büyük bir kampanya yapabildiğini gördük. Yenilip yenilmemesi ayrı konu. Kampanyanın görünürlüğü bir önceki seçimlere göre çok farklıydı. Niye? Yerel kaynaklar, o yerel iktidarı elinde tutmanın getirdiği şey. Şimdi 2024'ten sonra bu çok daha büyük olacaktı. Onun için İmamoğlu'nu durdurmak yetmezdi, CHP'ye büyük bir darbe vurulması gerekiyordu. Ama benim biraz burada işte Macaristan örneğinde söylediğim o şey aklıma geliyor. Yani bu şiddeti yettiği kadarını uygulamanız yeterli. Fazlası risk; zaten risk iktidar için bu tarz şeyler, fazlasını uygulamaya gerek yok. Bence şöyle bir düşünce vardı: Yeteri kadar bir darbe vurulsaydı CHP'nin birinciliğine bu yetecekti. Ama ne oldu? Beklenmeyen şeyler oldu. Bir, bence İmamoğlu ve Özel arasında gerçekten Türkiye siyasi tarihinde çok emsali görülmemiş bir, artık ne diyelim, kardeşlik hukuku, dayanışma, ne derseniz deyin. Bu hiç beklenmiyordu bence iktidar tarafından. Ve genel merkezin direnci, yani bu kadar dirençli durabileceği, ciddi bir şekilde direnebileceği, 100 küsur miting yapacağı falan, hani bugün küçümsüyor insanlar ama bu çok büyük bir şey. Bunlar beklenmiyordu. Şimdi bunlar devam ettikçe şiddet devam etti. Şiddet devam ettikçe CHP bu sefer doğrudan bakanı hedef alabilecek, onun siyasi kariyerini hedef alabilecek şeyler söylemeye başladı. Bu giderek böyle bir yükseldi. Yani dolayısıyla aslında CHP'nin olayı buraya kadar getirebilmesi başlı başına başarıdır. Kısaca soruya cevap olarak öncelikle bunu söyleyeyim. Ha eksikleri görmek istersek hepimiz görüyoruz. Nedir en büyük eksik? Tabii ki halkın bu olaylara dikkatini çekebilme konusunda daha etkili olabilir mi? Yani halkı mobilize etme konusunda vesaire. Şimdi şiddet seviyesi bu kadar yükselince halkın bir miktar geriye çekilmesi ki bunun psikolojik, sosyal psikolojik sebepleri de var, bu aralar çok tartışılıyor. Yani insanlar görüyor rezaleti, gerçekten bunu yaşıyorlar ama bunun hayatlarında kapladığı yeri büyütmek istemiyorlar. Büyütmemeye çalışıyorlar ki başa çıkabilsinler. Yoksa başa çıkamayacaklar. Yani mesela Silivri davalarını takip eden herkes gerçekten bunun hem toplumsal hem bireysel açıdan hepimiz için ne kadar onur kırıcı olduğunu, ne kadar aşağılayıcı olduğunu görecek. Dolayısıyla böyle bir şey var. Şimdi CHP bunu daha çok yükseltmeye çalışıyor filan. Bu konuda yeterince başarılı olamıyor bence de. ‘‘Şöyle yapsa daha mı iyi olur, böyle yapsa daha mı iyi olur?’’, bunu sabaha kadar tartışırız. Ama total bir savaş varken yani bu bence giderek daha az önemli konu haline gelmeye başladı diye düşünüyorum. Hatta şunu da söyleyeyim, tamamlayayım. Giderek şöyle düşünmeye başlıyorum; her ne kadar Türkiye ve Macaristan benzemese de, Macaristan'ın öğrettiği bir şey var, o da şu: Mesela şimdi Macaristan'da seçimlerden önce çok mu canlı bir toplum vardı falan? Yoktu açıkçası, onu söyleyeyim. Yani insanlar mesela anketlerde gözükmesine rağmen çok da temkinlilerdi o sonucun öyle çıkacağına filan ama sonunda anketlerin bile gösterdiğinden daha üst bir tsunami oldu. Şimdi insanlar gerçekten aynı; ben Macar toplumunun o zaman verdiği tepkiyi şu an biraz önce Türk toplumunun verdiğini söylediğim tepkiye benzetiyordum açıkçası. Yani onunla başa çıkabilmek için, yeni hayal kırıklıkları yaşamamak için... Tıpkı şeye benzer bu: Yani bir önceki seçimde insanlar, muhalif toplum çok heyecanlanmıştı; sonra hayal kırıklığı bir o kadar büyük oldu. Bir dahaki seçimde o kadar heyecanlanmadılar, veriler olmasına rağmen. Niye? O hayal kırıklığıyla, tekrar aynı derece büyük bir hayal kırıklığıyla mücadele etmemek için. Şimdi bu psikoloji bence anketlerde kolay kolay görünemeyecek bir öfke de yaratıyor olabilir ve bu iktidarın gözünden de kaçabilir diye düşünüyorum. Yani Macaristan'da böyle olmuştu. Her ne kadar daha şiddetli bir rejim olsa da bu yönüyle benzeşecektir, benzeşebilir diye düşünüyorum. Ve hani bütün bunların, çünkü insanların bu başa çıkma mekanizmasını yaratırken tepki verecekleri günü beklediklerini düşünüyorum. O tepki verecekleri gün tabii ki en nihayetinde sandığın geleceği gün. Bir çeşit sandık gelecek. Şimdi sorularımız var. Seçim daha önceki seçimlere benzemeyecek. Bu kesin. Ama bir çeşit sandık gelecek. İktidar kazanabileceğini düşündüğü şekilde sandığı bir şekilde getirecek ve bu eğer ne bileyim Venezuela'nın son seçimi gibi olmayacaksa, ki 1950'den beri böyle bir seçim olmadı Türkiye'de, bu böyle anketlerle kolay ölçülebilecek bir şey de olmayacak belki. Yani şunu demek istiyorum; gerçekten bu anlamda, hani İmamoğlu adaylığını konuştuğumuz zamanlar, bundan yaklaşık iki ya da bir buçuk yıl önce filan şunu diyorduk: CHP'nin iyi bir şey vermesi lazım, iyi yönetebileceğine dair insanları ikna etmesi lazım, şunu yapması lazım, bunu yapması lazım. O da zaten kolları bunun için sıvamıştı. Ama şimdi öyle bir, senin dediğin gibi, total savaş var ki, hani seçmenin beklentisinin filan o olduğundan ben şüpheli hale geldim artık. Anlatabiliyor muyum demek istediğimi? Dolayısıyla CHP'nin başarı ölçütü de artık bir buçuk yıl önceki gibi değil. Bir yıl önceki gibi de değil. Bence direnmesi ve hayatta kalması en büyük başarı kıstası. Ha iktidar bunu da... Hani işte bir sürü felaket senaryosu var; bir mutlak butlan gelir, baskın seçim gelir, sonra şu olur, bu olur. Ama işte bu olaylar böyle çok da planlandığı gibi olmuyor. Nitekim tarihte de öyle oldu. Yine de olmayabilir. Burada ayakta kalabilmesi, bence kıstas bu. Şimdiye kadar ayakta kalabildiğine göre ben başarılı görüyorum. Yani böyle düşünmeye başladım açıkçası.

Ruşen Çakır: Edgar, son olarak şunu soracağım. Sen de bakıyorsundur, kamuoyu yoklamaları üç aşağı beş yukarı bir fotoğraf veriyor bize. AKP ile CHP başa baş. Birisi biraz önde, birisi biraz geride, hiç önemli değil. Sonra DEM Parti geliyor, sonra MHP ve üç milliyetçi parti falan. Ama şunu görüyorum: AKP + MHP yani Cumhur İttifakı %40 civarında dolanıyor. Diyelim ki 41 ya da 39 ya da 42. Bu seçim kazanmaya yetmiyor. CHP de tek başına yetmiyor da. Şimdi buradaki mesele sanki şöyle bir şey: Seçimi kendi kazanmasından ziyade CHP'nin kazanmasını engellemek ve AKP ya da Cumhur İttifakı'na oy vermeyi düşünmeyen seçmenleri rakibine veya rakibinin adayına vermesini engellemek. Bilmiyorum katılır mısın? CHP'nin de önünde Altılı Masa gibi bir fiyasko deneyimi var, malum. Ne yapabilir? Şu ana kadar söyledikleri "Türkiye İttifakı" diye bir şey söylüyorlar ama belli bir yerden sonra iktidarda olmayan partilerle kurumsal ilişki kurmak zorunda da kalacaklar sanki.
Edgar Şar: Şimdi geçenki gibi böyle çok geniş tabanlı bir ittifak olmayacak. Çünkü bu tarz kararlar stratejik olarak nasıl veriliyor diye baktığımız zaman temelde bir önceki genel seçime bakılıyor. Bir önceki genel seçimde çalışmayan şeyi tekrarlamama gibi bir eğilim var. 2014'ten beri bu kararların böyle verildiğini görüyoruz. Böyle bir eğilim var. Bir de bir önceki yerel seçime bakılıyor. Orada da çalışan şey ne? O görülüyor. Dolayısıyla yani bütün muhalefet partileri aslında böyle bakıyorlar denkleme. Zaten bugün CHP harici muhalefet partilerinin de nasıl bir araya geleceklerini, kimlerin birbirleriyle bir araya geldiğine filan bakarsan da böyle bir denklemin kurulduğunu bence orada da görebiliyoruz. Burada ne olacak? CHP tek başına büyük oranda gidecek bence, öyle gözüküyor. Böyle olması daha doğru da olabilir açıkçası. Ve onun haricinde iki blok olabilir en azından. En azından iki blok olabilir. Bir de tabii DEM Parti var. DEM Parti haricinde iki ayrı bloktan da bahsedebiliriz. O tek blok haline de gelebilir, iki parça da olabilir. Birinde Yeniden Refah Partisi, diğerinde daha seküler milliyetçi partiler filan şeklinde bir şey olabilir. Bence CHP'nin burada yapması gereken, eğer böyle bir denklem kurulacaksa bu denklemin gerektirdiği bu partilerle sürekli diyalog halinde olabilmek. Onların AK Parti'ye veya iktidara, Cumhur İttifakı'na düşman olduğundan fazla kendisine düşman olmasını ya da kendisine AK Parti'ye ya da iktidara olduğundan daha antipatik olmasını engellemek. Bu denklem bence bu. Bunu yaptığı sürece, diyaloğu açık tuttuğu sürece, ki bakarsan aslında Özgür Özel hep bunu yapmaya çalışıyor zaten. Yani orada formel bir ittifaktan ziyade o diyalog kanallarının açık olması... Son o ara seçim formülünün konuşulduğu turda bakma, bayağı bir partinin desteğini aldı. Pratikte bir karşılığı olmayabilir ama o partilerle gerektiğinde rahatça konuşabileceğini, onların onu dinlemeye hazır olduğunu gösterdi ve beraber bir konsensüs yaratabileceklerinin bir provasıydı aslında o. Dolayısıyla ben stratejinin buraya doğru gideceğini, bunun doğru olabileceğini, bunun için de gereken şeyin o iktidarın, muhalefetin arasını açma planında, yani CHP'nin bu tuzağa düşmemesi, sadece bu seviyede olması gerektiğini düşünüyorum. Özgür Özel bunu bence dengeli bir şekilde yaptı. DEM Parti ile ayrı bir şekilde yaptı. Sürece karşı çıkmayarak, ne DEM Parti'yi kurumsal olarak ne de Kürt seçmeni karşısına aldı. Bu çok önemli bir şeydi. Çünkü Kürt seçmen, yani DEM Parti kurumsal olarak bence Öcalan'ın da kontrolünde. Yarın öbür gün Meclis'te Cumhur İttifakı ihtiyaç duyduğu zaman zor bir karar vermek zorunda kalacak, öyle gözüküyor. Fakat aynı karar Kürt seçmenler için sandıkta o kadar zor olmayacak diye düşünüyorum. Anketler de bunu gösteriyor açıkçası. Dolayısıyla tabii o zamana kadar ne olur filan bilmiyorum ama anketler eğer bugünün bir fotoğrafını çekiyorsa bugünkü fotoğrafın ben bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Diğer muhalif seçmenlerde de onlara antipatik gelmeyecek bir şekilde tıpkı 31 Mart 2024'te olduğu gibi bir adayla ve bir kampanyayla çıktığınız zaman zaten iktidar karşıtlığı size oy vermelerine yetebiliyor, en favori adayı siz olmasanız bile. Yani bu denklemin iyi anlaşıldığını düşünüyorum bir önceki genel seçim ve bir önceki yerel seçime de dayanarak. Hani yoksa hiçbirimiz politik dehayız da ‘‘bence en doğrusu şu,’’ filan anlamında değil. Yani denklemin kuruluş biçiminin parametrelerini sıralamaya çalıştım. Bu şekilde okuyorum açıkçası ve böyle oluyor gibi gözüküyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Edgar, yayınımıza katıldığın için. Çok sağ ol.
Edgar Şar: Ben teşekkür ederim.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı