Cumhuriyet’te neler oluyor?

10.09.2018 medyascope.tv

10 Eylül 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer ve Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet gazetesinde çok şeyler oluyor. Çok sayıda kişi ya görevden alındı, ya istifa etti, yazmayı bıraktı. Birkaç gün daha böyle süreceğe benziyor. Kimileri çok mutlu, memnun, gerçek Cumhuriyet’lerini geri kazandıkları kanısında; kimileri de çok kızgın, öfkeli, mutsuz ve bu yapılanı bir tür darbe olarak tanımlıyorlar. Ve bir kafa karışıklığı var. Ne oluyor? Neden bütün bu yaşananlar? Hele bu gazetenin üzerinde çok ciddi baskılar varken, daha yeni mahkemeler hâlâ sürerken, uzun süre hapis yatmışken… ve hapis yatanların hemen hemen hepsinin ayrıldıklarını görüyoruz.

Atatürk kalkanı

Ve bir kafa karışıklığı var. Bu siyasî bir olay gibi görülüyor ya da gösterilmek isteniyor. Özellikle Cumhuriyet gazetesinin sahibi gözüken vakıf yönetimine mahkeme kararıyla gelen ekip, Alev Coşkun’un başını çektiği ekip, Atatürk bayrağıyla çıktılar, Atatürk adını andılar. Gazetenin kurucularını ve İlhan Selçuk’u ve Uğur Mumcu’yu zikrederek görevden alınan ya da ayrılan kişiler sanki Atatürk’e düşman, muhalif, ya da Uğur Mumcu’ya düşman ya da muhalifmiş gibi bir havayla geldiler. Fakat bir Hikmet Çetinkaya’nın, Orhan Erinç’in herhalde bu gelenlerden daha az Atatürkçü olduğu söylenemez. Kaldı ki Uğur Mumcu deniyor, Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu da yazmayı bıraktı. Yani gelenlerin siyasî iddialarının pek bir anlamı yok, hatta hiçbir anlamı yok.
Ayrılanlar niye ayrıldı? Farklı farklı nedenlerle ayrıldılar diye tahmin ediyorum. Ama birleşilen bir nokta var ki, gelenlerin tutumu, hem gelme şekilleri hem de gelmeden önce gelmek için yaptıkları, biliyoruz, Cumhurbaşkanlığı’na kadar giden ihbar mektupları ve yargılama sürecinde Cumhuriyet’ten yargılanan kişilerin savunmasına katkı sunmak bir yana, iddia makamıyla birlikte hareket etmiş olmaları. Dolayısıyla olay çok daha farklı, ahlâkî bir olay. Cumhuriyet’in şu anda yönetimine gelmiş olan bu ekip, mahkeme sürecinde, yargılama sürecinde olanlar konusunda herhangi bir açıklama yapmış değil. Benim gördüğüm kadarıyla Atatürk vs. gibi konuları kendine kalkan yaparak bunları unutturmaya çalışıyor. Ama bunlar kolay kolay unutulacak şeyler değil.

Faksla görevden alma ayıbı
Burada ilginç olan tabii, Cumhuriyet bir gelenek, köklü bir gelenek ve Türkiye’de, hele şu andaki medya ortamında sayısı iyice azalmış yayınlardan birisi ve ayrılan ya da ayrılmak zorunda kalan, işten çıkartılan kişilerin hiçbirisi aleni bir şekilde Cumhuriyet aleyhine konuşmuyorlar. Tam tersine, Cumhuriyet’e sahip çıkmayı söylüyorlar. Mesela Hakan Kara –ki Hakan’ın herhalde Atatürk’le, Uğur Mumcu’yla, İlhan Selçuk’la hiçbir sorunu yoktur–, O gazetenin en büyük emektarlarından birisi. Hakan da ayrılırken herkese gazeteyi almaya devam etmeleri çağrısı yaptı. Yani böyle garip bir durum var. Ahlâkî duruş anlamında baktığımız zaman net bir şekilde ayrılanların ve ayrılmak zorunda kalanların duruşu sonuna kadar takdire şayan. Ama gelenlerin duruşu hakkında aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Erdem Gül’ü, Ankara temsilcisini faks mesajıyla görevden almanın hiçbir açıklayıcı, kabul edilebilir tarafı yok. Bu çağda benim bildiğim faksı bir tek Digitürk, aboneliğini iptal etmek isteyenlere çıkartıyor faks zorunluluğunu. Yani yeni genel yayın yönetmeninin kırk yıllık arkadaşı, en azından meslektaşı Erdem’e bir telefon açıp bir şekilde bunu söylemesi gerekirken, faks mesajıyla görevden alınıyor. Ankara temsilciliğinden alınıyor — ki Erdem’in şu son dönemdeki fedakârlıklarının haddi hesabı yok. Çok zor bir dönem geçirdi. Cezaevinde yattı. En zor dönemde gazetenin Ankara temsilciliğini büyük bir başarıyla yerine getirdi ve kendisine bu layık görüldü.

Bu bir iktidar savaşı

Bu siyasî bir olay değil. Tabii ki siyasî boyutları var. Ama siyasî bir olay değil. Bu bir iktidar savaşı. Cumhuriyet gazetesinde bu iktidar savaşları hep olmuştur. Ben de bunlardan birisinin göbeğine 1991-92 yılında düşmüştüm. O dönemde de Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal ile İlhan Selçuk ve arkadaşları arasında bir yol ayrımı yaşanmıştı. Hasan Cemal gücü elinde tutup diğerlerinin bir şekilde tasfiyesi yaşanmıştı. Ama gidenler bir boykot kampanyasıyla gazeteyi geri aldılar. Hasan Cemal terk etmek zorunda kaldı. Hasan Cemal’in o döneminde ben de gazetede çalışıyordum genç bir gazeteci olarak, kitabım yeni çıkmıştı o tarihte. Ve geldikten sonra yeni ekip, benimle beraber çalışmak istediklerini söylediler, ama on beş yirmi gün sonra şu günün tabiriyle “mobbing” sonucu ben de ayrılmak zorunda kalmıştım. İşin ilginci, o tarihte o operasyonu yapanların bir kısmı, bugün ayrılan kişilerden — örneğin Hikmet Çetinkaya. Şimdi de yaşanan aslında bir tür iktidar savaşı. Vakıf yönetimini ele geçirme ya da vakıfta hâkim olmayla ilgili bir şey. Akın Atalay bir dönem hâkim oldu, diğerleri etkisiz kaldı ve yeni dönemde Akın Atalay, Can Dündar’la çalışmayı tercih etti. Can Dündar’ın genel yayın yönetmenliğinde de Can, kendisine uygun birtakım isimleri yazı işlerine aldı, birtakım yazarları da köşe yazarı olarak gazeteye kattı. Bunların içerisinde sorun çıkartanlar –Nuray Mert gibi– oldu ve erkenden yolları ayrıldı. Can zaten artık Türkiye’de bile değil. Ve bu çizgiyi Murat Sabuncu bir anlamda sürdürmeye çalıştı — ki Murat’ın da genel yayın yönetmenliğinin önemli bir kısmının içeride geçtiğini biliyoruz.

Devletin tercihi
Şimdi Cumhuriyet gazetesine atfedilmeye çalışılan “yeni Taraf Gazetesi”, “liboşların gazetesi” gibi şeyler çok mesnetsiz bence. Bu tür birtakım insanların, Cumhuriyet’in geleneksel okuyucusunun hoşuna gitmeyen birtakım kişilerin orada yazmaya başladığı doğru. Ama bu olayın bundan ibaret olmadığı da belli. Zaten şu anda Cumhuriyet’in yeni yönetim kurulunda, yayın kurulunda yer alan isimlerin büyük kısmı da gazetede yazmayı sürdürüyorlardı. Dolayısıyla, Cumhuriyet yakın zamana kadar daha çoğulcu bir kimliğe sahipti. İyi bir gazete miydi? Bence değildi.
Can Dündar’ın geldiği andan itibaren Cumhuriyet gazetesinin başarılı bir gazete olabildiğini açıkçası düşünmüyorum. Ancak başından itibaren iktidarın çok büyük baskıları altında kalması, bütün bu mahkemeler, Can ve Erdem’in yargılanması, ardından Cumhuriyet Davası, bütün bunlar Cumhuriyet gazetesini özgür, rahat bir şekilde tartışabilmemizi, gazetecilik olarak ve siyasî olarak tartışabilmemizi mümkün kılmadı maalesef. Bunları konuşamadık. Bu MİT TIRları haberi vs., bütün bunları yargının kılıcı tepesinde sallanırken hakkaniyetli bir şekilde tartışma imkânı olamadı.
Devlet Cumhuriyet gazetesini köşeye sıkıştırmak istedi, bir anlamda tasfiye etmek istedi. Tek başına bunu yapamayınca birtakım işbirlikçiler bir şekilde buna dahil oldular. Ve o süreçteki Cumhuriyet’i tekrar eski kanalından akıtma iddiasıyla gazeteye bir şekilde el koydular. Şaşırtıcı değil. Çünkü devletin tercihinin onlardan yana olduğu belliydi ve Türkiye’de de bağımsız bir yargı olmadığı belliydi. Onların alması şaşırtıcı değil. Ama tekrar şunu söylemek istiyorum: Başından itibaren bu bir siyasî mesele değildi. Tabii ki Can Dündar’la ve ardından Murat Sabuncu’yla beraber Cumhuriyet daha fazla gazetecilik yapma iddiasında, daha çoğulcu bir dil tutturma iddiasındaydı. Bunu ne derece başardığı ayrı bir husus, ama yeni gelenlerin böyle bir iddiaları olduğunu açıkçası sanmıyorum. Şu âna kadar yaptıkları zaten böyle bir iddiaları olmayacağını gösteriyor. Zaten piyasada var olan, belli bir kesimin beklentilerini karşılayan gazete ve yayın organlarına eklemlenmekten başka bir seçenek önlerinde gözükmüyor. Bu tabii ama sonuçta Cumhuriyet gazetesi önemli bir yer ve bunun bu hâli, çölleşmesi –ben buna çölleşme diyorum– Türkiye için hiç iyi değil. Gazetecilik mesleğinde olanlar için de hiç iyi değil.

Önümüze baktığımızda ne görüyoruz?

Burada hâlâ çalışan çok sayıda gazeteci var, bunların durumlarının ne olacağı tam belli değil; görevden alınanlar, istifalar devam edecektir ve gazetenin tabii ki yeni yönetimiyle yeni çizgisini daha netleştirdiği zaman işler biraz daha netleşecektir. Herhalde yeni katılımlar olacaktır, yeni köşe yazarları vs. katılacaktır; ama Cumhuriyet’in önümüzdeki dönemde etkisini adım adım yitireceğini, azalacağını görmek kaçınılmaz. Bu, Cumhuriyet’in yakın zamanda çok etkili bir gazete olduğu anlamına gelmiyor; çünkü Cumhuriyet, siyasî iktidarın kendisine yönelik meydan okumasıyla beraber kendi savunma refleksiyle, gazeteciliğin mecburen daha geri plan itilmek durumunda kaldığı bir yayın organı oldu. Daha itiraz üzerine kurulu, haberden ziyade itiraz üzerine kurulu bir yayın organı oldu; ama buna rağmen, Türkiye’nin bu zor koşullarını ve Cumhuriyet’in kendisinde zor koşullarına rağmen bayağı bir varlık gösterdi. Çok daha iyi olabilirdi, ama şu haliyle hiç iyi olmayacağını açıkçası düşünüyorum. Eğer başından itibaren, o ilk vakıf içerisindeki ayrışmada başından itibaren yatırım, köşe yazarlarından ziyade habere yapılmış olsaydı, belki işler çok daha farklı olabilirdi; ama olmadı, bunlar artık geçmişte kaldı. Önümüze bakalım.
Peki, önümüze baktığımızda ne görüyoruz? Arkadaşların hemen hemen hepsini yakından tanıyorum; bir ikisi dışında hepsi çok yakın arkadaşım, kendileriyle konuştum; hiçbirinin bir B planı yok. İnsanlar sanıyorlar ki onlar zaten bekliyorlardı ve hemen şunu şunu yapacaklar, böyle bir şey gördüğüm kadarıyla yok. Zaten şu Türkiye’deki medya atmosferinde Cumhuriyet gazetesinde çalışan, köşe yazan ya da yöneticilik yapan kişinin B planı yapabilme imkânı da yok. Hani bir beş yıl önce falan olsaydı, “Şu gazeteye geçebilir, şu televizyona geçebilir” denebilirdi; böyle bir imkân yok. Sosyal medya üzerinden yayın yapan mecralar dışında çok fazla seçenekleri olduğunu sanmıyorum. Ama orada da çok ciddi bir sorun var; o da finansman meselesi. Sosyal medya üzerinden yayın yapan, bağımsız bir şekilde yayın yapmaya çalışan bizler gibi yerlerin çok ciddi bir mali, finansman sorunu var; reklam alamıyoruz, kimse bize reklam vermiyor, herkes bize, bu tür yapılara gaz veriyor, ama reklam falan vermiyorlar. Vatandaş katkısı çok cüz’i, hele şimdi ekonomik kriz de başladığı zaman, bir gerekçe de var. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızın gazeteciliğini sürdürmesini hepimiz temenni ediyoruz; ancak bunun hangi zeminde nasıl sürdürebilecekleri konusu açıkçası muğlak da değil; yok böyle bir şey. Yani arada sırada insanlar şunu söylerler bizlere: “Değişik yerlerden atılmış gazeteciler bir araya gelip bir gazete çıkartsalar” vs. Böyle bir şey mümkün değil, zaten anlamı da yok, gazete çıkarmanın bence artık anlamı da yok. Bunun artık mecrası sosyal medyadır, internettir; ama Türkiye’de bu tür insanların, mesela bir Çiğdem Toker’in –ki Çiğdem, ayrılmasıyla Cumhuriyet’in yeni yönetimini destekleyenleri de çok ciddi bir şekilde demoralize etti; çünkü onların bir iddiası vardı, “Biz liboşları istemiyoruz” vs. gibi– Çiğdem şu anda Türkiye’nin en iyi gazetecisi, Cumhuriyet’in de gerçekten yüz akıydı ve çok düzgün bir yazıyla, kendisine yakışan bir yazıyla “elveda” dedi ve ayrıldı. Çiğdem’in gitmesiyle Cumhuriyet’e el koyanlar da herhalde birazcık bozulmuşlardır; ama esas olarak bu yapılan operasyonun doğru olduğunu, haklı olduğunu söyleyenler de zor durumda kaldı. Bir başka tepkinin Tayfun için de verildiğini görüyorum; özellikle haftasonu işlerini hazırlıyordu ve ona da “gitmeseydi iyi olurdu” diyenler var.
Bizim Kemal Can’a da böyle diyenler var; çünkü Kemal’i o kafalarındaki “liboş” şablonuna oturtamıyorlar, nasıl bir şablonsa o? Ama bunların hepsi gösteriyor ki bize, birbirinden farklı insanlar bir duruş sergiliyorlar ve bu duruş esas olarak ahlâkî bir duruş, vicdanî bir duruş. Sorun artık Türkiye’de her şey bir yana ahlâklı ve vicdanlı olmaktan ibaret, gerisi hikâye. Reel politik vs. bir yerden sonra hiçbir anlamı yok; dolayısıyla bu arkadaşlar çok haklı bir yerde duruyorlar ve gelenler de haksız bir yerde duruyorlar ve bu ahlâkî ve vicdanî eksiklikle neyi ne kadar götürebilecekleri ayrı bir mesele. Tekrar dönecek olursak; işlerinden olan, ayrılan ya da atılan arkadaşlar ki birçoğunun bir an önce –hepsinin diyelim, içlerinde açıkçası benim asla beraber çalışmak istemeyeceğim insanlar da var, isimleri lazım değil, ama büyük bir çoğunluğunun– keşke beraber birlikte bir şeyler yapabilsek diyeceğim arkadaşlarım, meslektaşlarım, bunların nasıl bunu yapabileceği konusunda kendilerinin imkânları çok sınırlı. Okuyucunun, izleyicinin bu konuda bir şeyler yapması lazım; ama Türkiye’de maalesef bizim toplumumuzun –muhalif olsun, iktidar yanlısı olsun, hiç önemli değil–, “armut piş ağzıma düş” yaklaşımı var. Evet, böyle bir acı olay var.

Gençler ülkeyi terk ediyor
Noktayı koyarken çok alâkasız bir konuya değinmek istiyorum: Şu gördüğünüz kedi rozetini –ki benim kedi rozetimi bilenler bilir–, bugün bir genç bir arkadaşım hediye etti. Bu genç arkadaşım üniversite mezunu, iyi bir meslek sahibi, eşi de aynı şekilde üniversite mezunu iyi bir meslek sahibi, 3 yaşlarında bir çocukları var ve Türkiye’yi terk etmeye karar verdiler, vedalaşmaya geldi. Gidiyorlar, Avrupa’da bir ülkeye gidiyorlar. Geçen hafta bir başka genç arkadaş –ki o evli barklı değil, çocuğu da yok–, o da Kanada’ya yerleşmeye gitmişti. Herhalde şu anda yoldadır ya da şu anda ulaşmıştır. Bu dediğim arkadaşlar önümüzdeki günlerde gidecek. Türkiye böyle çok kötü bir yerde, en yararlı olabilecek insanlar önlerini göremedikleri için bu ülkeyi terk etmek istiyorlar ve terk ediyorlar. Hiçbirimiz de onlara “Ya, kalın, nereye gidiyorsunuz?” diyebilecek bir yüzümüz yok, böyle bir durum. Bunun sorumlusu kimlerdir? Öncelikle siyasî iktidardır, siyasî iktidara destek verenlerdir ve siyasî iktidarı eleştiriyormuş, ona muhalefet yapıyormuş gibi yapıp aslında bu siyasî iktidarın ömrünü uzatanlardır. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Umarım Türkiye, insanların, yetişmiş insanların kaçtığı değil; büyük bir heyecanla döndüğü bir ülke haline gelir; ama maalesef an itibariyle böyle bir durumda değiliz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.
 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
07.11.2018 Cihangir İslam neden hedefte?
30.10.2018 Siyaset neden ve nasıl bitti? Nasıl yeniden canlanabilir?
29.10.2018 Yaşadığım Cumhuriyet
26.10.2018 Cemal Kaşıkçı cinayeti unutuluyor mu?
25.10.2018 Melih Gökçek, Mansur Yavaş, AKP-MHP: Ankara’da neler oluyor?
24.10.2018 Murat Yetkin ile tüm yönleriyle Kaşıkçı cinayeti & Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali
24.10.2018 Transatlantik: Kaşıkçı cinayeti, ABD’de bombalı paketler & Cumhur İttifakı’nın geleceği
23.10.2018 AKP-MHP koalisyonunda son durum
22.10.2018 AKP-MHP: Yollar ayrılıyor mu?
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı