Cumhur İttifakı’nın krizi derinleşirken

04.03.2019 medyascope.tv

4 Mart 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Öncelikle iki notla başlamak istiyorum: Faruk Bildirici, Hürriyet gazetesinde 27 yıldır çalışan, en son uzun bir süredir okur temsilciliği yapan Faruk Bildirici gazeteden ayrılmak zorunda bırakıldı — işten çıkarıldı anladığım kadarıyla. Faruk, benim şu meslek hayatımda tanıdığım gazeteciler içerisinde en üretken, en saygın isimlerden birisidir ve mesleği hakikaten hakkıyla yapan isimlerden birisidir. Dolayısıyla Demirören Grubu’na geçtikten sonra Hürriyet gazetesinde uzun süre kalması zaten pek akıl kârı değildi, beklenecek bir şey değildi; ama tamamen tahammül edememişler, seçime bir ay kala onu gazeteden uzaklaştırdılar. Faruk, çok güzel bir yazıyla yine her zamanki bildiğimiz sakin üslûbuyla bir veda yazısı yazdı Hürriyet’te, ayrıldı. Ne yapacak bilemiyorum; ama onun gibi çok deneyimli gazetecinin şu anda işsiz olduğunu, yerlerinden koparıldıklarını biliyoruz. Özellikle bazı kurumlarla özdeşleşmiş isimlerin oralardan koparılmalarının kendilerine olduğundan çok o kurumlara zarar verdiğini biliyoruz. 
Benzer bir örnek, çok farklı bir alanda Ahmet Taşgetiren’in başına geldi. Geçen gün Ahmet Taşgetiren’le ilgili yayın yaptım biliyorsunuz, 5. Kanal’da söylediklerinden dolayı uğradığı saldırılar üzerine duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Şimdi de Ahmet Taşgetiren’in 33 yıldır yazıişleri müdürlüğünü yaptığı ve yazarlığını yaptığı Altınoluk dergisinden çıkarıldığını öğrendik. Kendisi bir yazıyla bunun detaylarını anlattı. Bunun benim için de ayrıca bir anlamı var; çünkü ilk gazeteciliğe başladığım yıllarda, İslamî camianın dergilerini okumaya başladığımda, Altınoluk da tabii ki karşıma çıkmıştı; o zamandan beri takip ettiğim Nakşibendiliğin Erenköy dergâhının yayın organı Altınoluk. Altınoluk’un özelliği, çok siyasî konulara girmeyip daha çok tasavvuf konularıyla yoğunlaşmasıydı; ama 30 küsur yıldır çıkan bir dergi; son 33 yılından ve kuruluşundan beri yanılmıyorsam, Taşgetiren bu camianın da içinden birisi olarak bu dergiyle özdeşleşmiş bir isimdi. Taşgetiren’in Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıyla açılan mesafesi nedeniyle kendi camiasının onu 33 yıl sonra dışlamış olduğunu gördük. Bu tabii ki sonuçta Ahmet Taşgetiren’i çok rahatsız etmiş, onu anladık; ama esas olarak Türkiye’deki İslamî cemaatler içerisinde ayrı bir yeri olan Nakşibendiliğin Erenköy cemaatinin de ne kadar Türkiye’deki siyasîleşmeden ve siyasîleşmenin getirdiği yozlaşma ve açılmadan nasibini aldığını da bize gösterdi. Bu konuları az buçuk bilen birisi olarak Erenköy cemaatinin genellikle polemiklere, şunlara bunlara konu olmaktan özellikle kaçındığını bilirim; yıllarca böyle olmuştu, ama son dönemde özellikle o cemaatin bazı önde gelen isimlerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yakınlığı nedeniyle işin rengi değişmişe benziyor. Ahmet Taşgetiren’e bile bunu yapabiliyorlarsa, demek ki artık bu burada tasavvuf, Nakşibendilik falandan ziyade, dünyevî birtakım hususlar aramak gerekiyor. Neyse bunları bir kenara koyalım, ama aslında konumuzla da doğrudan ilgili bir şey: Cumhur İttifakı’nın krizi. 
Erdoğan’ın –ya da taraftarlarının deyiş şekliyle– Reis’in krizinden uzun zamandır bahsediyorum ve Reis bu krizi, Erdoğan bu krizi aşmak için MHP’yle ve Bahçeli’yle stratejik bir ortaklık kurdu — özellikle Haziran 2015 seçimlerinden sonra. O ortaklıkla belli bir yere kadar geldi, kendi krizini en azından öteledi, erteledi; ama şimdi görüyoruz ki yerel seçime 25 gün kala olay çok vahim bir boyutta. İkisinin bir araya gelmesi, hatta Büyük Birlik Partisi gibi birtakım başka küçük grupçukların da dahil olduğu bir ittifak bu. İşler hiç de kolay gözükmüyor. Bunu nereden anlıyoruz? Anketler deniyor, ama Türkiye’de medyada böyle iktidar ortaklarını, Cumhur İttifakı’nı zor durumda gösteren anketler falan öyle çok göze çarpmıyor, bunu basabilecek geniş kitleye hitap eden yayın organı da yok. Ama anketleri nereden öğreniyoruz? Siyasî iktidar koalisyonunun temsilcileri anketlerden şikâyet ettiği için öğreniyoruz. Bugün burada Ekrem İmamoğlu vardı. Arkadaşlarımız Ekrem İmamoğlu’na bunu sordular, anketleri sordular. O da rakiplerinin şikâyetinden hareketle, anketlerin kendilerinin lehine olduğu sonucunu çıkardıklarını söyledi — ki böyle. Baktığımız zaman; Cumhurbaşkanı Erdoğan başlattı bunu, Ankara’da Özhaseki benzer şeyler söylüyor; değişik yerlerde farklı farklı iktidar adayları anketlerden şikâyet ediyorlar. Demek ki bir şeyler iyi gitmiyor. Ama başka birtakım hususlar da var; mesela geçenlerde Devlet Bahçeli bir açıklama yaptı. 31 Mart’ta arzulanan sonuç çıkmasa dahi Cumhur İttifakı’nın yoluna devam edeceğini söyledi durup dururken. 
Seçimler öncesinde kimse kendisinin olumsuzluğu üzerine bir şey söylemez, bu dünyanın çok eski bir kuralıdır, böyle tevazu falan kaldırmaz seçimler. Yani “Kazanamazsak, başarılı olamazsak” gibi şartlı cümle kurmak siyasetçinin lugatında yoktur; ama Bahçeli böyle bir şeyi dile getirdi, biraz üstü kapalı bir şekilde de olsa dile getirdi Ama onun dışında birtakım başka göstergeler var. Bunlardan birisi Mehmet Özhaseki’nin geçenlerde yaptığı bir açıklama, “Eğer muhalefet –yani Mansur Yavaş– seçilirse, terör örgütleri seçilmiş olacak ve belediyelere, belediyeye terör örgütü elemanları girecek; evinizde su saatini okuyan insanlar DHKP-C ya da PKK militanı olsun ister misiniz?” gibi bir cümle etti — gerçekten çok şaşırtıcı bir cümle. Özel olarak çok şaşırdım; çünkü Özhaseki’yi yaklaşık 90’lı yılların başından beri –yani neredeyse 30 yıla yakın süredir– tanıyan bir gazeteciyim. Bayağı değişik zamanlarda, genellikle Kayseri’de, çünkü ben 91’den itibaren birçok seçimi Kayseri’de bizzat izlemiş bir gazeteciyim ve oraya her gittiğimde de Özhaseki’yle karşılaştığımız, sohbet etmişliğimiz vardır. Bence iyi bir siyasetçi ve iyi bir belediye başkanıdır; ortalamanın üstündedir, bir de Kayserili’dir tabii. Özhaseki’nin Ankara’da böyle bir abes bir cümleyi kurmuş olması, durumun kendisi için hiç de parlak olmadığını gösteriyor bana şahsen. Yani bilmediğim birisi olsa, tanımadığım birisi olsa, “İşte, böyle şeyler söyleyenler de çıkıyor siyasette” diyeceğim; ama Özhaseki’den böyle bir cümle çıkmış olması başlı başına manidar — onu özellikle vurgulamak istiyorum. Zaten adaylığından önce kendisinin Ankara adaylığını istemediği yolunda çok şâyia çıkmıştı; şimdi biraz daha anlaşılır oluyor bu şâyia. Benzer bir şey Binali Yıldırım için de söylenmişti, onun da adaylığı pek istemediği söylenmişti, onun da işinin İstanbul’da çok da –biz dışarıdan bakanların sandığı gibi– kolay olmadığı seziliyor, görülüyor ve belli bir tarihten itibaren İstanbul’un, Ankara’nın ve başka yerlerin iktidar partileri için çok da kolay olmayacağını onlar da belli ki biliyorlardı — birtakım rakamlardan, birtakım devlet eliyle tutulan nabızlardan anlıyorlardı. 
Bir diğer husus; din konusunun kampanya boyunca uluorta kullanılır olması. Yani AKP’li bazı adayların dini hatırlamaları, dine sarılmaya çalışmaları. Bu noktada aklıma çok çarpıcı bir olay geliyor; Adalet ve Kalkınma Parti’nin kuruluş döneminde Anadolu’yu dolaşan AKP kadroları karşılarında çok ilginç bir kitleyle karşılaşmışlardı, Refah Partisi’nden ve Fazilet Partisi’nden kopuş içerisinde olan AKP kadrolarının Anadolu’daki temaslarında, içlerinden birisinin bana anlattığı bir olayı aktarmak istiyorum, şöyle demişti: İç Anadolu’da bir yerde insanlardan, –İslamiyet’ten konuştuk, uzun uzun konuştuk– şöyle bir tepki geldi: “Bizim dinimizi bize anlatmanıza gerek yok, bizim sorunumuz dinimizde değil; bizim sorunumuz ülkedeki pahalılık vs.. Bize bunları nasıl çözeceğinizi anlatın”.  AKP’nin aslında İslamî hareket içerisinde RP’nin ve FP’nin kısmen başardığı o kopuşu büyük ölçüde gerçekleştirmesi, siyaseti dinî alandan çıkartarak –tabii ki dini hep arkasına alarak– daha dünyevî olayları dile getirmesi ve dünyevî sorunların çözümü konusundaki iddiasıydı — doğru ya da yanlış. Bu iddia 94 yerel seçimlerinde de vardı. Ama 94 yerel seçimlerinde –ki iş daha fazla muhafazakârlıkla bulanmış bir hareketti– şöyle diyordu insanlar, özellikle SHP’li ve CHP’li belediyelerdeki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle: “Bu kişiler dindardır, en azından çalmazlar” deniyordu 94 seçim öncesinde ve bunun çok ciddi bir etkisi olmuştu. Ama daha sonra AKP döneminde dindarlık öne çıkarılan bir husus olmadı; tam tersine geride tutulan –hep tutulan, ama geri planda tutulan– esas olarak da somut sorunlara somut çözüm önerileri sahibi bir parti iddiasıydı; ama artık söylenecek çok fazla bir şey kalmadığını görüyoruz. İnsanlar öbür dünyanın kapılarını dağıtmaya kalkıyorlar ve olayı öbür dünyada bir ödüllendirme olarak görüyorlar. “Bizim partimize oy verirseniz öbür dünyamızı garantiye alırsınız” diye özetlenebilecek birtakım çıkışlar yapılıyor — ki böyle bir şeyin olamayacağını en iyi bilen insanlar herhalde Türkiye’de dindarlardır. Özellikle Türkiye’deki dindarların içinde, bu tür birileri eliyle öbür dünyaya rezervasyon yapılamayacağını, yani cennete rezervasyon yapılamayacağını bilen insanların sayısının daha yüksek olduğunu gözlemlerimle biliyorum. Burada da bu tür üslûplara başvuruluyor olması da çok ciddi bir kriz alameti olarak görülmeli bana göre. 
Tabii en önemli hususlardan birisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kampanya performansı: Bakıyoruz; yine geziyor, il il geziyor, her yere gidiyor küçük büyük ayırt etmeden illeri dolaşıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylüyor, söyledikleri sonuçta beka meselesi. Beka meselesinde Türkiye’de bir krizden bahsediyor, tehditten bahsediyor; ama bu tehdidi somut olarak uzun bir süredir yaşamıyor Türkiye. Suriye’deki birtakım hususları bir kenara bırakacak olursak; mesela Haziran 2015, Kasım 2015 seçimleri arasında yaşandığı gibi bir terör sarmalında değil ülke. Ama buna rağmen bir krizden, bir tehditten bahsediyor ve bu tehdidin adresi olarak da HDP’yi gösteriyor –PKK’yı da değil, HDP’yi gösteriyor–, en son, HDP’lilerin ülkeyi terk etmesine kadar işi getirdi. Yani bu, eskiden ilk Türkeş’in dile getirdiği “Ya sev ya terk et!” sloganına gösterilen tepkilerden bu yana, bu slogan hep birileri tarafından değişik vesilelerle dile getirilmiştir. Artık “Ya sev ya terk et de” yok, nasıl olsa kendilerinin istediği gibi sevmeyeceğine inandıkları için, birtakım insanlara –ki bunların sayısı HDP olarak görülürse milyonlarca insana– yapılan çağrı terk etme çağrısı olabiliyor. Bu da Türkiye’de 94’ten itibaren özellikle, belediye başkanı seçildiği andan itibaren Türkiye siyasetinde hep ileriye doğru hamle etmiş, karşı tarafı kendisine reaksiyon göstermeye zorlamış bir siyasetçi olarak, başarılı bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın ne kadar zorlandığını bize gösteriyor. Bir de iktidarı o kadar kendi elinde tekelleştirdi ki, yanına kampanyada destek için kimse gözükmüyor. Arada sırada Süleyman Soylu’nun yaptığı birtakım şahince çıkışları bir kenara bırakacak olursak, AKP adına konuşan başka hemen hemen hiç kimse kalmadı. Konuşsalar bile seslerini duymuyoruz; en fazla duyduğumuz sesler, o eksantrik çıkışlara sahip olan birtakım adayların, milletvekillerinin sesleri oluyor. 
Bütün bunlar bize ne gösteriyor? Bütün bunlar bu seçimin gerçekten değişik bir seçim olacağını gösteriyor. Bugün dedim, Ekrem İmamoğlu buradaydı. Arkadaşlarımız İrfan Bozan ve Canan Coşkun onunla yaklaşık bir saat konuştular. Orada Ekrem İmamoğlu’nun çizdiği profil aslında AKP’nin neden rahatsız olduğunu da bize gösteriyor. Bu noktada İrfan’ın yayında Ekrem İmamoğlu’na hatırlattığı bir husus var; onun bir vaadi üzerine, para alımını, birtakım kadınlardan vs. ücret alımını toplu taşımada şu bu kaldıracaklarını söylemişti yanlış hatırlamıyorsam, maddi bir vaatte bulunmuştu — özellikle yoksullara yönelik. Erdoğan burada çok ciddi bir tepki gösterdi İmamoğlu’na. Bu bana çok eski –eski dediğim, 2009 seçimleri öncesi, çünkü 2014’te Menderes Türel kazandı- 2009’da CHP’nin kazandığı bir yerel yönetim var. Akdeniz Üniversitesi Rektörü –ki o kadar başarısızmış ki şu anda adı aklıma bile gelmiyor–, ama onu seçimi kazanmasına yardımcı olan kampanya sorumlusu Ateş İlyas Başsoy’u hatırlıyorum. O kampanyayı nasıl kazandıklarını, neler yaşadıklarını anlatan kitap yazmıştı; çok ilginç bir kitaptı, çok öğretici bir kitaptı. Ne zamandır Başsoy’un sesi çıkmıyor; ama anladığım kadarıyla yine bu seçimde bir yerlerde CHP’yle çalışıyormuş diye duydum. Doğru mudur, emin değilim. Orada bir bölüm vardı, bu çok çarpıcı bir bölümdü. Şöyle bir olay oluyor; o başkan adayına, profesörün –adını hâlâ hatırlayamadığım profesörün– kampanyasında üniversiteler açma sözü var, Antalya’yı üniversite kenti haline getirme var; bunlar bilboard’larda falan, vaatler sıralanıyor. Bir gün Erdoğan kalkıyor profesörün adını vererek “Ey profesör, sen o parayı nereden bulacaksın, nasıl yapacaksın?” falan gibi bir şey yapıyor, vaatlerini eleştiriyorlar Antalya’daki CHP adayının. İşte orada Ateş İlyas Başsoy diyor ki: “Hocam, bu seçimi aldık; çünkü Erdoğan bize cevap verdi, bize cevap vermek zorunda hissetti kendini. Demek ki biz burada oyunu biz kuruyoruz” ve nitekim o seçimi kazandı, ama bir sonraki seçimde kazanamadı CHP. Şimdi bu olay da bana bir anlamda 2009’daki bu Antalya olayın hatırlattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu konusuna çok fazla girmedi, görmezden geldi, onun en önemli stratejilerinden birisi budur bence, görmezden gelir; mesela Meral Akşener’i 24 Haziran öncesi görmezden gelmişti, Muharrem İnce’yle ve tabii ki Kemal Kılıçdaroğlu’yla, ama Muharrem İnce’yle uğraştı ve ilk turda kazandı. Burada bakıyoruz Ekrem İmamoğlu’na cevap yetiştirme ihtiyacı hissediyor; bu bana 2009 Antalya’sını çağrıştırdı. Zaten özgür bir medya ortamının olmadığı ülkede, iletişim imkânlarının büyük ölçüde siyasî iktidara hasredildiği, onun tekelinde olduğu ülkede, biz de analizlerimizi büyük ölçüde siyasî iktidarın önde gelen isimlerinin, temsilcilerinin söz ve davranışlarından, surat ifadelerinden çıkartıyoruz — böyle de bir acayipliği var ülkenin. O zaman insan soruyor: Bütün bu imkânlar var, bütün televizyonlar iktidara çalışıyor, bütün gazeteler iktidara çalışıyor, devletin imkânları iktidara çalışıyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hâlâ kalkıp, “Ben medyaya değil, meydana bakarım” diyor. Ortada şikâyet edecek medya da kalmış değil, demek ki meydanlar da yeterince kendilerine güven vermiyor, benim anladığım bu. 
Evet, bir kriz var; bu, Erdoğan’ın kriziydi, artık Cumhur İttifakı’nın krizine dönüşmüş durumda ve seçime 25 gün kala bu krizi çözebileceği konusunda bu koalisyon ortakları çok fazla şey vaat edemiyorlar. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2019 Yeni Zelanda terör saldırısının anlamı
14.03.2019 Mansur Yavaş ile özel yayın
13.03.2019 Erdoğan’ın hedefinde neden Akşener var?
13.03.2019 Transatlantik: Brexit, AP’de Türkiye oylaması, Boeing krizi & ekonomik durgunluk ve yerel seçimler
12.03.2019 Beka ve ezan: Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisi geri mi tepiyor?
11.03.2019 BİM olayı
07.03.2019 Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile 31 Mart yerel seçimleri üzerine söyleşi
06.03.2019 Transatlantik: S-400-Patriot denklemi, Suriye’de ABD askerleri & Kıbrıs’ta doğalgaz yatakları
05.03.2019 Fethullah Gülen’in Le Monde yazısı ve Gezi iddianamesi
04.03.2019 Cumhur İttifakı’nın krizi derinleşirken
15.03.2019 Yeni Zelanda terör saldırısının anlamı
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı