Cemaatleri ne yapmalı?

07.09.2017 medyascope.tv

7 Eylül 2017’de medyascope.tv için yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de cemaatler hâlâ gündemde ve uzun bir süre daha gündemde kalacağa benziyor. En son olarak Adıyaman Menzil Cemaati’nin birtakım video görüntüleriyle beraber sosyal medyada bayağı bir tartışma yaşandı. Bu tartışmanın iki ucu var: bir tarafta, “Cemaatler yasaklansın” diyenler, bir tarafta da “Cemaatime dokunma diyenler” ya da “Cemaatlere dokunma” diyenler. Her iki taraf uçlarda, Türkiye’nin kutuplaşmış görüntüsünü bize gösteriyor; ancak burada bu tartışmanın büyük ölçüde Türkiye’deki cemaat gerçeklerinden uzakta cereyan ettiğini düşünüyorum. Diğer bir deyişle söyleyecek olursak: Türkiye’de bugün itibariyle varolan İslamî cemaatler ya da İslamî iddialı Sünni cemaatlerin gündem belirleme, gündem olma ihtimali çok yüksek değil. Dolayısıyla burada bir abartı var; bu abartının bir kısmı cemaatlerden rahatsız olan kesimlerden geliyor, bir kısmı da cemaatlere kendilerini yakın hissedenlerden geliyor ve burada her iki taraf da cemaatlere Türkiye’de hak etmedikleri kadar bir önem atfediyorlar.

Cemaatler için cumhuriyet tarihinin en kötü dönemi yaşanıyor
Türkiye’de cemaatlerin öteden beri belli bir gücü vardı; bu güç inişli-çıkışlı bir grafik izledi, ancak özellikle çokpartili hayata geçişle beraber belli rahatlamalara kavuştukları söylenebilir. Şu anda, 15 yıl süren AKP iktidarının son döneminde cemaatlerin durumunun açıkçası Cumhuriyet tarihinin en kötü durumlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Çıkartılan spekülasyonlara, yapılanlara çok fazla itibar etmemek gerekiyor; cemaatlerin belli bir gücü varsa da, etkileri olsa da, devletin değişik kademelerinde bazı bakanlıklarda etkili oldukları söylense de, bu büyük ölçüde şişirme ve sağlıklı olmayan bir büyüme. Çünkü cemaatler uzun bir süreden itibaren Türkiye’deki varlık nedenlerini büyük ölçüde kaybettiler. Bunun birçok nedeni var, daha önce bunu birçok yayında bunu ele almaya çalışmıştım; buradaki mesele cemaatlerin en temel sorunu, sistemin merkezinde yer almayan dindarların sistemin merkezine taşınmasına yardımcı olacak birtakım imkânları geliştirmekti. Özellikle eğitim alanında, daha sonra sağlık ve diğer ekonomik faaliyetler alanında, belli ölçülerde kültür alanlarında, cemaatler belli bir boşluğu ve dışlanmışlık duygusunu yaşayan dindarları belli anlamlarda tatmin etmeye yönelik faaliyetler yapıyorlardı. Ama bir süreden itibaren, AKP iktidarıyla beraber özellikle sistemin merkezinin zaten dindarlar tarafından ve onların temsilcileri tarafından doldurulmuş olması, ele geçirilmiş olması, hatta kendilerinden olmayan diğer kesimlerin kademeli bir şekilde merkezden dışlanmasıyla beraber, cemaatlerin bir iddiası kalmadı. Çünkü onların yapma iddiasında olduğu şeyleri hükümetin kendisi, AKP iktidarı bir şekilde zaten yapıyor ya da yapar gibi gözüküyor. Dolayısıyla cemaatlerin elinden böyle bir iddia ortadan kalktı.

Erdoğan-Gülen savaşı cemaatlerin zemininin kaymasına neden oldu
Bir diğer olay, cemaatlerin en büyük sermayesi, devletin kendilerini dışladığı, kendilerine baskı uyguladığı, yasakladığı iddiasıydı. AKP iktidarıyla beraber bu iddia da ortadan kalktı, cemaatlerin o anlamda en büyük cazibesi bir şekilde iptal oldu. Ama en çok önemli husus; Gülen Cemaati’nin Türkiye’de kademeli bir şekilde adım adım cemaat yapılarının hepsine bir şekilde tahakküm etmiş olması, cemaatlerin faaliyet gösterdikleri medya, eğitim, sağlık gibi alanları büyük ölçüde tek başına kontrol ediyor olması, buna bağlı olarak diğer cemaatleri marjinalize etmesi, kimi durumda da devlet imkânlarıyla tasfiye etmesi. Bunun birtakım örnekleri geçmişte yaşandı, özellikle adliyede, medyada ve polisteki örgütlü yapısıyla istemedikleri cemaatleri, beğenmedikleri cemaatleri, kendilerine engel oluşturduğunu düşündükleri cemaat yapılanmalarını kriminalize etmeyi bilmişti Gülen Cemaati. Ve belli bir aşamada Türkiye’de 17-25 Aralık’a gelindiği tarihte, Türkiye’de cemaat denince akla sadece ve sadece Gülen Cemaati gelir oldu, diğerlerinin hepsi onun yanında son derece etkisiz yapılardı. İşte bu son dönemde, AKP-Gülen Cemaati, daha doğrusu Erdoğan-Gülen savaşıyla beraber bu yapı olduğu gibi dağıtıldı, özellikle Türkiye’de imkânları ellerinden alındı, çok sayıda insanı hapse atıldı ya da işlerinden edildi ve bunların doğurduğu boşluğu Türkiye’de hiçbir cemaat dolduramıyor, doldurmaya cesaret dahi edemiyor, istese de doldurabilecek gibi değil. Şöyle bir basitlikte söyleyebiliriz: Gülen Cemaati dışındaki yapıların hepsini, İslamî cemaatlerin hepsini toplayın, birkaça çarpın, yine 17-25 Aralık öncesindeki Gülen Cemaati’nin etkisine ulaşmaları kesinlikle mümkün değil.
Bir diğer husus da Hükümet’in buna yanaşmayacağıdır. Şu anda Gülen Cemaati’nden boşalan alanları doldurmak için değişik cemaatlerden yararlanıyor olabilirler, onları teşvik ediyor olabilirler, ama bunların hepsi kesinlikle bir güvensizlik üzerine inşa edilmiş bir olay, çünkü Gülen Cemaati’yle yaşanan geçmişteki deneyimden dolayı ağızları çok kötü yanmış olduğu için, yeni birtakım bu tür paralel yapılanmaların hayata geçmesine izin vermeleri söz konusu olamaz.

Yasaklamak ya da göklere çıkarmak?
Esas başlığımıza dönecek olursak, yani cemaatleri ne yapmalı? Yasaklamak ya da göklere çıkartmak, bu ikisi de çok abes şeyler. Bir kere zaten cemaatler fiilen yasak, henüz bunların önündeki yasaklar resmen kalkmış değil, tek-parti döneminde gelmiş olan yasaklar kalkmış değil. Cemaatler, cemaat olarak yasal değiller; ama cemaatlere bağlı vakıf-dernek gibi kuruluşlar üzerinden, şirketler üzerinden faaliyetlerini yıllardır sürdürüyorlar. Yasak olmak aslında cemaatlerin işine geliyor; çünkü yasak olma zemini üzerinden kendilerini mağdur ve meşru göstermeye çalışıyorlar. Herhangi bir itiraz, kendilerine yönelik herhangi bir eleştiri geldiği zaman, kendilerinin yasaklanması ve mağdur olmasına çok ciddi bir şekilde sığınıyorlar. Bu noktada geçmişte, çok da uzak olmayan geçmişte Gülen Cemaati’ne yönelik olarak dile getirilen şeffaf olma çağrısına –ki bu çağrıyı yapanlardan bir tanesi de bendim– karşı, Cemaat’in önde gelen isimleri hep bir şekilde cemaatlerin yasak olmasını, devletin cemaatler üzerindeki baskılarını gerekçe göstermişlerdi ve bu yasak, çok ciddi bir şekilde onların istediğini istedikleri gibi yapmasına imkân sağlıyor. Bunun özellikle altını çizmek lazım, yasak olmalarını nedeniyle yapamadıkları hiçbir şey yok, ama yasak olma durumunun kendilerine sağladığı avantajlı bir durum var.
Dolayısıyla yasaklamanın hiçbir anlamı yok, zaten yasaklar ve bu yasağı sürdürmenin hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla yapılması gereken, bu olayın yıllardan beri varolan yasak ama meşru konumunun, meşru dolayısıyla yasal olması noktasına getirilmesi lazım. Yasallaşmasıyla beraber –ki bunun yöntemini ne olacağı üzerinden çeşitli tartışmalar yapılabilir–, yasallaşmasıyla beraber bu yapıların aynı zamanda devlet ve sivil toplumun denetimine açık olabilmeleri imkânı sağlamak lazım. Eğer bugün AKP iktidarı döneminde böyle bir şey gerçekleşirse bunun hiçbir anlamı olmayacaktır; çünkü AKP iktidarı, özellikle son yıllarda, Erdoğan üzerinden bir tek-adam rejimi inşasıyla beraber hiçbir şeyin hiç kimse tarafından –hele sivil toplum tarafından– denetlenmesine izin vermeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bugün cemaatlerin yasallaştırılıp, diyelim ki hukuk denetimine alınmasının çok bir anlamı olmayacaktır; çünkü biliyoruz ki hukuk, yani yargı tamamen bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetmiş durumda, siyasî iktidarın bir uzantısı olarak çalışıyor. Dolayısıyla bugün için Türkiye’de cemaatlerin yasak durumdan kalkıp yasal denetime açılması talebini dile getirmenin çok fazla bir işlerliği olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki bugün zaten AKP iktidarı ve özellikle Erdoğan, değişik mekanizmalarla bu yapıları büyük ölçüde denetliyor, onların belli bir noktadan öteye gitmesine izin vermiyor; o yapılarla doğrudan siyasî iktidarın, özellikle Cumhurbaşkanlığı’nın kurduğu ilişkiler silsilesi var. Biz vatandaşlar olarak bundan pek haberdar değiliz, dolayısıyla bu yasağın kalkması ve bunların yasallaşması, yasal denetime alınması, bugün sürmekte olan olayın adının konulmasından fazla bir anlam içermeyecektir. Dolayısıyla Türkiye’de şu anda cemaatleri tartışmanın ötesinde esas olarak tartışılması gereken husus AKP iktidarının ve Erdoğan yönetiminin icraatları. Erdoğan yönetiminin din-toplum, din-devlet ilişkileri hakkında yaptıklarının gündeme getirilmesi, eleştirilmesi ve bunların ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyor.

Hiçbir cemaat kendi ayakları üzerinde durmuyor
Şöyle söylemek lazım: Bugün hiçbir tarikat, –Adıyaman’daki Menzil Dergâhı olsun ya da değişik Nurcu gruplar olsun, Kadirî gruplar olsun–, bunların hiçbiri kendi ayakları üzerinde durabilen yapılar değil. Bunların hiçbiri belli bir şeyi Erdoğan’dan bağımsız hatta ondan özerk bir şekilde yapabilen yapılar değil. Bazı durumlarda onu da rahatsız eden birtakım adımlar atıyor olabilirler, faaliyetler yapıyor olabilirler, açıklamalar yapıyor olabilirler ve onun da ayarını oralardan alıyorlardır, oradan yani doğrudan Erdoğan ve çevresinden alıyorlardır.
Şu anda varlığını sürdürebilen cemaatlerle devlet arasında çok doğrudan bir ilişki var ve bu ilişkide cemaatlerin yaptırım gücünün hiçbir şekilde olabildiğini sanmıyorum, kendilerine birtakım imtiyazlar, imkânlar sağlanarak onların Erdoğan’ın en çok ihtiyacı olan hususlarda Erdoğan’a destek olmaları, ona bir zemin sunmaları, onun için mücadele ediyor olmaları şartı dayatılıyor ve bu bir süredir sürüyor. Ancak şu âna kadar söz konusu olan yapıların hiçbiri, özellikle Menzil Tarikatı –ki bayağı bildiğimi düşünüyorum, uzun süredir yakından izlediğim bir yapı– bir Gülen Cemaati gibi olabilmek; devletin içerisinde, polisin, yargının içerisinde örgütlenmek, sistematik bir şekilde örgütlenmek ve hatta bunu paralel bir örgütlenmeye dönüştürmek gibi bir vizyona ne sahip, ne bir güce sahip. Dolayısıyla yapılan bu tür eleştirilerin, uyarıların çok fazla fonksiyonel olduğunu düşünmüyorum. Şunu ciddi bir şekilde ortaya koymak lazım: Türkiye’de bugün cemaatler, bugünün Türkiye’sinde ne söylüyor? Bence çok fazla bir şey söylemiyorlar; hepsi için bu söylenemeyebilir, ama bir bütün olarak baktığınız zaman cemaatlerin büyük ölçüde varlıklarını sürdürmek dışında, ömürlerini uzatma dışında çok etkili bir fonksiyonları olduğunu söyleyemem; istisnalar vardır belki, ama çok göze çarpan, çok ciddiye almamız gereken herhangi bir istisna olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Öncelikle bunu vurgulamak lazım.
İkincisi, öyle çok fazla övülecek, sahip çıkılacak, yani “Cemaatime dokunma” kampanyasını yapanların yaptığı gibi yapılar da söz konusu değil; söylemeye çalıştığım gibi bunun birçok nedeni var, ama en önemlisi de devletin, bir başka İslamî iddialı bir yönetimin, Erdoğan yönetiminin, yine İslamî iddialı bir yapıya, yani Gülen örgütüne karşı yürüttüğü savaş, Türkiye’deki cemaatlerin ve genel olarak tüm İslamî yapıların en önemli argümanını elinden aldı. Bu argüman neydi? Bu argüman laik, seküler, Kemalist devletin dindarlara zulüm ettiği, onların önünü tıkadığı argümanıydı ve bütün bu söylemler, cemaatlerin söylemleri ve stratejileri bunun üzerine inşa edilirdi. Artık böyle bir şey yok çünkü şunu gördük: Türkiye’de son dönemde, son birkaç yılda İslamî iddialı bir yapıya yine İslamî iddialı bir iktidar tarafından Cumhuriyet tarihinde görülmedik ölçüde bir baskı uygulandı — haklı-haksız, bu ayrı bir tartışma; ama baskının kendisi çok net bir şekilde ortada. Dolayısıyla cemaatlerin artık bir laiklikten, bir seküler yapıdan şikâyet etme gibi bir imtiyazları yok ellerinde; bunu özellikle vurgulamak lazım. Hatta AKP iktidarıyla beraber, özellikle son yıllarında Erdoğan’ın-tek adam sistemi inşa etmesiyle beraber cemaatlerin daha laik ve seküler bir yapıya ihtiyaç duymaları bile beklenebilir. Çünkü bu iktidara karşı söyleyebilecek hiçbir şeyleri kalmıyor; çünkü iktidarın kendisi cemaatlerden daha İslamî olma iddiasında. Dolayısıyla cemaatler şikâyetlerini-itirazlarını-beklentilerini dile getirme imkânına sahip değiller ve burada önlerinde tek seçenek kalıyor, o da Erdoğan’a tabi olmak. Erdoğan’a tabi olmaları –ki bir kısmı şu anda bunu fiiliyatta hayata geçirmiş durumdalar– Türkiye’deki cemaatlerin bir nevi intiharı anlamına gelir — ki bir süredir Türkiye’de bu intiharın yaşanmakta olduğunu düşünüyorum. AKP iktidarı –özellikle Gülen grubuyla, Gülen örgütüyle savaşın başlamasından itibaren yaşanan dönem–, Türkiye’de sadece Gülencilerin değil, Fethullahçıların değil; tüm İslamî yapıların yaşadığı en berbat, en sorunlu dönem olarak tarihe geçecektir diye düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
20.09.2017 Herkesi birleştiren referandum
20.09.2017 Transatlantik: Kürdistan referandumu, Trump-Erdoğan görüşmesi & Hillary’nin kitabı
18.09.2017 Zaman Gazetesi davası: İçeridekiler-dışarıdakiler
15.09.2017 Kürdistan referandumu ve Türkiye
14.09.2017 Hatun Tuğluk'un cenazesine saldırı: Faşizmin sıradanlaşması ve gündelik hale gelmesi
13.09.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği
13.09.2017 Transatlantik: Çağlayan’a ABD’de tutuklama kararı, Türkiye’nin S-400 alım kararı & Kürdistan referandumu yapılabilecek mi?
12.09.2017 Suriye fiyaskosunun faturasını kim, nasıl ödeyecek?
07.09.2017 Cemaatleri ne yapmalı?