Cemaatler yine mi devlete sızıyor?

26.07.2017 medyascope.tv

26 Temmuz 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! Soru çok açık: “Cemaatler yine mi devlete sızıyor?” Fethullah Gülen’in yıllar süren sızma operasyonundan sonra, 15 Temmuz’dan sonra binlerce kişinin devletten ayıklanmasıyla –ki süreç devam ediyor– hep aynı soru gündeme geldi: Bunların yerini kim alacak? “Fethullah Gülen Cemaati’nin yerini hangi cemaatler alacak?” sorusu çok soruluyor. İçeride ve dışarıda, özellikle yabancı basında çok merak edilen konulardan biri; yabancı gazetecilerin, benimle karşılaşan, benimle sohbet eden yabancı gazetecilerin herhalde ilk sorduğu sorulardan biri bu. Gülen Cemaati’yle beraber 15 Temmuz’dan sonra yaşanan boşluğu kimin dolduracağı merak ediliyor ve birtakım olaylardan hareketle de birtakım isimler ortaya atılıyor. En son Sakarya’da yeni valinin İsmailağa Cemaati’nden birtakım müritlerle beraber bir tür tören yapmış olması, göreve başlama töreni yapmış olması iddiası, İsmailağa Cemaati’ni, Nakşibendiliğin İsmailağa kolunu gündeme getirdi. Ama öteden beri de en çok konuşulan yine Nakşibendiliğin Menzil kolu. Menzil kolu, biliyorsunuz, Adıyaman’da bir köyden adını alıyor ve burada çok köklü bir Nakşibendi yapılanması ve bu yapılanmanın Türkiye’de ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadığı her yerde çok bağlıları var, takipçileri var. Köyün özel bir önemi var ve köye Türkiye’nin ve dünyanın dört bir tarafından insanların geldiğini görüyoruz. Şu anda arkadaşların gösterdiği yalnız Mahmut Hoca, o İsmailağa Cemaati’nin –ki adını Fatih’teki İsmailağa Camii’nden alır– lideri.
Şunu söylemeden edemeyeceğim, daha önce de söylemiştim: Ben gazeteciliğe başladığım yıllarda Mahmut Hoca’nı sağlığının iyi olmadığı söylenirdi –ki ben gazeteciliğe 85 yılında başladım, 32 sene olmuş; ama hep sağlık durumu böyleydi, şu anda gördüğünüz gibiydi, ama hâlâ yaşıyor, sağlığı da çok kötü gibi gözükmüyor ve Türkiye’nin en önde gelen tarikatlarının birisinin başında. Çok güçlü bir tarikat; İstanbul merkezli, ama Karadenizliler içinde çok güçlü ve Türkiye’nin dört bir tarafında ve dünyada da çok ciddi bir şekilde varlar.

Cemaatlerin ne niyetleri, ne güçleri var
Aslında 15 Temmuz’dan bu yana bu konuda birkaç yayın daha yaptım, izleyenler hatırlayacaktır, o anlamda söyleyeceklerim bir tekrar gibi olacaktır, ama yine de söylemekte yarar var: Bir kere bu sızma meselesi bana çok abartılı geliyor, birçok nedenle çok abartılı geliyor. Ortada Türkiye’deki varolan İslami cemaatlerin, Nakşi olsun Kadiri olsun –şu anda Menzil’i görüyoruz–, bunların hiçbirisi, hepsini toplasanız dahi hiçbirisi, Gülen’in o 70’li yıllardan itibaren inşa ettiği türden bir şebekeyi, devlete kadro yetiştirmeye yönelik ve devletin içerisinde yuvalanmaya yönelik o operasyonu yapabilecek güçte değiller. Yani bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fethullahçılardan boşalan yerlere cemaatlerden insanlar yerleştirmek istese böyle bir şeyi bulamaz, bu sayıyı bulamaz.
Hem sayısal anlamda hem de nitelik anlamında, o kadroları bulması mümkün değil, birincisi bu. İkincisi, bu yapıların hiçbirisinin, bildiğim kadarıyla ne Nakşibendi olanların ne Kadiri olanların ne diğerlerinin, büyük bir kısmının, önemli olanlarının böyle bir niyeti olduğunu düşünmüyorum. Yani devletin içerisine sızma ve devleti ele geçirme gibi bir niyetleri olduğunu sanmıyorum; bunun en temel nedeni, bir kere Türkiye’de bu tür yapıların devletle olan yaşamış oldukları sorunlar ve buradan çıkarttıkları dersler. Dolayısıyla böyle bir şeye kalkışarak kendilerini riske atmak istemezler, öncelikle bunu söyleyeyim.

Evdeki bulgur
İkincisi, bu tür yapıların büyük ölçüde faaliyet alanları zaten belli, eğitim önde geliyor ve buna benzer birtakım faaliyetleri var. Onlar için en önemli olan, bu faaliyetlerin güvence altında olması. Ve devlete sızma, devletin içerisinde örgütlenmeye çalışma gibi birtakım perspektiflerin, stratejilerin Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldurma ihtimali riski var. Yani, diyelim bir Nakşi cemaati devlete sızmaya çalışıyor, ama bir şekilde başarısızlığa uğraması ve bunun ortaya çıkması durumunda o cemaatin bütün diğer faaliyetleri ânında iptal olur. Böyle bir şeye cesaret edeceklerini sanmıyorum; ama bir de en önemlisi şu: Genellikle Türkiye’de bu tür yapılar özellikle çokpartili hayata geçildiğinden itibaren siyasetle hep ilgili, ama siyasette bizzat bilfiil yer almak yerine, siyasetin içerisinde yer alan kendilerine yakın ya da kendileriyle konuşabilecek, anlaşabilecekleri kişilerle, partilerle, liderlerle iş yapma üzerine kurarlar. Ve bu iş yapmada karşı tarafa oy vaat ederler –en basit olarak– destek vaat ederler ve karşı taraftan da öncelikle kendi faaliyetlerine dokunulmaması ve tabii ki sonra da birtakım devlet imkânlarıyla bu faaliyetlerin önünün açılması gibi bir alışveriş ilişkisi söz konusu.
AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’deki varolan İslamî grupların ezici bir çoğunluğunun Erdoğan’dan ve bu siyasî partiden şikâyetçi olmadığını söyleyebiliriz. İstisnalar muhakkak var, ama büyük bir çoğunluğu şikâyetçi değil ve bu dönemde faaliyetlerine dokunulmuyor; hatta faaliyetlerinin daha etkili olabilmesi için devletten destek ve ilgi bakımından da her türlü şeyi alabiliyorlar. Dolayısıyla devletin içine sızma, devleti ele geçirme gibi bir perspektife zaten ihtiyaçları yok.

Gülen cemaatinin diğer cemaatleri marjinalleştirmesi
Ama bir diğer husus da şu: Özellikle 15 Temmuz ya da 17-25 Aralık öncesi dönem ve 17-25 Aralık sonrası dönem diyelim, yani AKP’yle Gülen örgütünün ittifak yaptığı dönemin koşullarıyla ittifakın dağılıp da savaşın başladığı dönemin koşulları, ikisi de diğer cemaatlere devletin içerisine sızma imkânı tanımıyor. Birincisi, ilk dönemde zaten Gülen başka hiçbir cemaatin devlet içerisinde kendisine rakip olmasına izin vermedi ve onları bir şekilde özellikle Emniyet’ten ve başka bürokratik kurumlardan da ciddi bir şekilde elimine etti, tasfiye etti. Bazılarını asılsız ihbarlarla hapse bile tıktılar, çok ciddi operasyonlar yaptılar ve bunu yaparken de AKP yönetiminin doğrudan işbirliği olmasa bile göz yumması söz konusuydu; bunu unutmamak lazım. Yani AKP-Gülen savaşından önceki dönemde zaten Fethullah Gülen’in örgütü başka cemaatlere böyle güçlü bir şekilde devletin içerisine girme imkânı sunmuyordu, önlerini tıkıyordu. Zaten eğitim büyük ölçüde Gülen tarafından kontrol ediliyordu; onların onlarca, yüzlerce lisesi, dershanesi, onlarca üniversitesi varken; diğer cemaatlerin, diğer grupların okul sayıları, hepsini toplasanız, diyelim ki Gülen’in İstanbul’daki okul sayısı kadar diğer cemaatlerin Türkiye genelinde okulu vardı belki de. Yani rekabet edebilmeleri zaten mümkün değildi Gülen’le ve Gülen de onları kendi devleti ele geçirme stratejisinin önünde bir engel olarak gördüğü için onların her türlü çabasını –eğer olsaydı, ki pek olmuyordu, ama olur gibi olması halinde de– engelleyebilecek güçteydi ve bazı durumlarda da engelledi.

Erdoğan artık hiçbir cemaatler ittifaka gitmez
17-25 Aralık ve özellikle de 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan tabii ki Gülen’i ve onun devlet içerisindeki köklerini ve bu hareketin toplumdaki köklerini ayıklamak için diğer cemaatlere ihtiyaç duydu; ama hiçbir zaman bu cemaatlere –İngilizce tabiriyle– partner muamelesi yapmadı. Yani onlarla bir ittifaka gitmedi, bu genellikle yanlış algılanıyor. Erdoğan bugün Türkiye’de hiçbir İslamî cemaatle ya da İslamî cemaatin başındaki kişiyle bir ittifaka gidecek bir siyasetçi değil. Onlarla iyi geçinebilir, onlara birtakım imkânlar sağlayabilir, onların gönlünü alabilir, özellikle yaşlı olan cemaat liderlerine saygı gösteriyor olabilir, ama hiçbir zaman onların kendisinin şu ya da bu şekilde müttefiki olmasına izin vermez. Böyle bir ilişki yok.
Diğer cemaatlerin devlete sızıyor olduğunu iddia edenlerin iki tür perspektifi var: Birisi Erdoğan’dan da habersiz sızıldığı iddiası –ki bu bence çok zor, özellikle FETÖ deneyiminden sonra– ikincisi de Erdoğan’ın bilgisi dahilinde olduğu, yani Erdoğan tarafından yerleştirildikleri. Şurası muhakkak: Menzil’den olsun, İsmailağa’dan olsun, başka birtakım İslamî cemaatlerden olsun, birtakım insanların şu son dönemlerde devletin içerisinde daha fazla imkân buldukları, kariyer anlamında daha fazla ilerleyebildikleri muhakkak, ama bu büyük ölçüde yaşanan büyük şoktan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir anlamda çaresizliğinden kaynaklanıyor. Ama o şu anda Gülencilerden boşalan yerleri birileriyle doldururken –ki bu birilerinin içerisinde çok ciddi sayıda ülkücü kökenli insanın olduğunu da vurgulamak lazım–, cemaatlerden çok –benim duyduğum kadarıyla– ülkücülükle alâkası olan insanların devlette önemli yerlere daha kalabalık bir şekilde geldiği yolunda iddialar var, bunu hiç yabana atmamak lazım.

Cemaatlerin yakın geleceğe yönelik kaygıları
Bu son yaşanan olaydan dolayı, bunların hiçbirisine Erdoğan sistemli bir şekilde devlette örgütlenme izni vermez. Birbirleriyle ilişkisi ne olursa olsun, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diyelim ki İsmailağa Cemaati’yle ya da Menzil Cemaati’yle vs. ilişkisi ne olursa olsun, burada hiçbir zaman eşit bir ilişki beklememek gerekiyor ve hep bir kuşku olacaktır, yaşananlardan dolayı. Aynı şekilde bunun cemaatler cephesinde de olduğunu pekâlâ ileri sürebiliriz; o da şundan: Bugün Erdoğan’la çok mutlak bir ilişkiye girmeleri durumunda, onun her dediğini tereddütsüz bir şekilde yapmaları durumunda –ki bunu yapan birtakım gruplar olduğunu görüyoruz, ama bunun geleceğini kestiremiyor olabilirler–, yani Erdoğan’la belki böyle bir şey kurulur, ama Erdoğan’dan sonra ne olur? Çünkü biliyoruz, bu yapılar ülkede çok cumhurbaşkanı, başbakan vs. gördüler, çok tarihî yapılar, büyük bir kısmı tarihî yapılar ve günün şartlarına ayak uydurmakta ciddi bir şekilde zorlanan yapılar ve bu yapılar çok daha uzun vadeli bakma durumundalar. Dolayısıyla bu konjonktürel durumları bir mutlak olarak görmeyecek kadar da deneyim sahibiler.
Şunu söylemiyorum: “Yarın öbür gün Fethullah Gülen ve örgütü tekrar güçlenirse bizim de başımıza iş açar mı?” gibi bir düşüncenin çok etkili olduğunu sanmıyorum; ancak AKP’ye destek veren kesimlerin içerisinde ve cemaatlerde, bugünlerin geçebileceğini düşünen çok sayıda insan var. Dolayısıyla çok yüksek profilli bir şekilde göster göstere birtakım şeyler yapmayacaklardır, yapmıyorlardır. Yapar gibi gözükenlerin büyük bir kısmı da aslında –arada sırada medyada görüyoruz böyle kişileri, grupları, grupçukları–, bunlar da aslında çok da fazla etkili olan, çok da fazla ayakları sağlam, yere basan yapılar değil.

İskender Paşa’dan çıkarılan dersler
80’li-90’lı yıllarda Türkiye’de bir Nakşibendiliğin İskenderpaşa Dergâhı olayı yaşandı. 80’li yılların ortasından itibaren bu dergâh, bu cemaat, Türkiye’deki etkili, en güçlü cemaatlerden birisiydi, görünürde öyleydi. Gülen örgütü ondan çok daha güçlüydü belki; ama onlar daha çok yeraltındaydılar, çok fazla ortaya çıkmıyorlardı; ama İskenderpaşa –ki başında Prof. Mahmut Esat Coşan vardı, 80’li yılların başında vefat eden kayınpederi Mehmet Zahid Kotku’dan almıştı şeyhliği– ve o bu hareketi hızla modernize etmeye çalıştı, dergiler çıkarttı, şirketler kurdu vs. ve siyasete çok fazla angaje oldu. Geçmişte Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi’nin kuruluşunda çok önemli rol oynamış olan dergâh, 80 sonrasında tabii ki Refah Partisi’yle birlikte anılıyordu; ama Esat Coşan o tarihte Refah Partisi’nin başındaki Necmettin Erbakan’la bir tartışmaya, bir iktidar mücadelesine girdi, karşılıklı restleşme oldu –90 yılında oldu bu– ve Esat Coşan kaybetti. Onun siyasetle bu şekilde girdiği ilişki Türkiye’nin en güçlü İslamî cemaatlerinden Nakşibendiliğin o anda, o tarihlerde en güçlü, en dikkat çeken kolunun hızla, adım adım güç kaybetmesine tanık oldu.
Bu çok çarpıcı bir deneyimdir, Esat Coşan’ın o dönemde “Siyaseti de gerekirse biz iyi yaparız” tavrının belli bir yerde tıkandığını ve cemaatlerin sınırları olduğunu bize gösterdi. Bu anlamda Fethullah Gülen bir istisnadır, çok ciddi istisnadır; ama o konuda da daha önce yaptığım bir yayında söylediğim gibi artık Fethullah Gülen’i Türkiye’deki diğer İslami Cemaatler gibi görmek çok doğru değil, onu Batı’da varolan, “secte” ya da “cult” diye tabir edilen yeni dinsel hareketlere benzetmek daha doğru, onların bazıları gibi gizliliği çok temel alan birtakım komplolar üzerine inşa edilen bir hareket olarak görmek lazım. Dolayısıyla Fethullah Gülen’in örgütünün devlette bıraktığı boşluğu doldurabilmesi için Türkiye’de bir dinî grubun onun gibi “secte” ya da “cult” özelliklerine sahip olması lazım. Öyle bir yapı yok, en azından şu aşamada yok.

Tek tek bireyler olabilir ama…
Dolayısıyla şu aşamada, Sakarya Valisi İsmailağa’dan, Sağlık eski bakanı Menzil’den, bir diğeri Kadiri vs. gibi şeyler olacaktır, hep vardı aslında. Şu anda daha görünür, ama geçmişten beri, 70’li yıllardan beri, Milli Selamet Partisi’nin iktidar paylaşmaya başladığı 70’li yıllardan beri hep bu gündemdedir, devletin içerisinde o zamanki tabirle “dinci kadrolaşma” hep bir şekilde gündemdedir; ama oradan, o tarihte de ve bugün de şunu unutmamak lazım, temel belirleyici husus şu: Devletin bilgisi dahilinde yapılan ve izin verilen bir kadrolaşma söz konusu. Fethullah Gülen örneği bu anlamda gerçek bir istisnadır, Fethullah Gülen bilinenin çok ötesinde, devlete rağmen gizli bir kadrolaşmaya gitmişti. Dolayısıyla daha öncekileri ve şu anda yaşananları bir sızma olarak değil; devlet tarafından davet edilme gibi görmek lazım — devletin en azından bir kanadı, geçmişte Milli Selamet Partisi. Şu anda tüm siyasî iktidar tarafından belki davet edilme, kontrollü bir davet olarak değerlendirebiliriz; ama devlete rağmen, devletin bilgisi dışında, bugün itibariyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dışında herhangi bir İslamî yapının, devletin birtakım bakanlıklarını vs. kontrol etmesi gibi bir olayın kesinlikle söz konusu olabileceğini düşünmüyorum. Genellikle tarikatların ve diğer cemaatlerin devletle ve siyasetle ilişkileri konusunda söylenenlerin büyük bir kısmı kulaktan dolma ve spekülasyonlardır, abartılı şeylerdir. Ama Fethullah Gülen olayıyla beraber şöyle bir gerçek çıktı; geçmişte abartılıyor denenin kat kat fazlasını bu hareket, bu örgüt yapmış. Dolayısıyla bugün devletin içerisinde dinci kadrolaşma, tarikat kadrolaşması gibi şeylere “Abartıyorsunuz” dediğiniz zaman, birisi demeye kalktığı zaman, hemen Fethullah Gülen örneği çıkartılıyor, “Öyle diyordunuz ama, şu kadar General FETÖ’cü çıktı” vs. Burada tekrar ona dönmek istiyorum; FETÖ olayı bambaşka bir olay, Türkiye’deki diğer İslamî cemaatlerin hepsi bambaşka bir olay. Aynı şeyde görünüyor olabilir, ama birlikte değerlendirilmeleri mümkün değil.
Şimdi, aralarındaki farkı izah edebilmek için çok basit şöyle bir örnek verelim: Bugün Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra Fethullah Gülen’in ve taraftarlarının, takipçilerinin, örgütünün çok sayıda malına el kondu, medyasına el kondu, şirketlerine el kondu, okullarına el kondu, değişik değişik okullara el konuldu; bunlar arasında ilkokul da var, dershane de var, üniversite de var, lise de var vs. var oğlu var; acayip sayıda okula en konuldu. Türkiye’de bütün cemaatler toplansa, devletten fon da alsalar, bilmem ne de yapsalar, bu okulların tamamını, değil tamamını yarısını hatta 1/3’ünü 1/5’ini bile çekip çevirebilecek güce sahip değiller. Dolayısıyla çok net olarak bunu söyleyebilirim; zaten böyle bir şey olsaydı, olabilseydi duyardık. “Elazığ’daki cemaat okulunu Nakşiliğin şu kolu, bilmem neredekinin Kadiri’nin şu kolu aldı, onların vakfı aldı” falan diyebiliriz. Devlet zaten ne yapıyor? Devlet derken kastım Cumhurbaşkanı Erdoğan, cemaatlerin bunu yapamayacağını bildiği için bir süredir kendisi sosyal alana, aile fertlerinin başını çektiği birtakım vakıflar üzerinden girmeye çalışıyor. Devletin birçok imkânını ve kendisine destek olan birçok girişimcinin, iş çevresinin imkânlarının buralara kanalize edildiğini görüyoruz; ama yapabildikleri, işte, öğrenci yurtları daha çok öne çıkıyor gördüğümüz kadarıyla, tek tük okulları telaffuz edildiğini görüyoruz, ama bir Gülen’in inşa ettikleriyle kıyaslanamaz şekilde az. Dolayısıyla realite bu. Fethullah Gülen örgütünden boşalanları, devlette boşalan yerleri bir ya da birkaç cemaatin, grubun doldurması diye bir şey söz konusu olamaz, tekrar söylüyorum. Tek tek bireysel olarak şu ya da bu gruptan cemaatten insanlar muhakkak vardır, oluyordur; hatta diyelim ki bir yerde Menzil’den birisi şube müdürüdür, personel alırken başka Menzil taraftarlarına, sempatizanlarına öncelik tanıyordur, kayırmacılık yapıyordur, böyle olaylar da muhakkak vardır bir yığın cemaat için; ama Türkiye’deki hiçbir cemaatin bugün devletin içerisinde planlı bir şekilde, devletin değişik kurumlarının içerisine girmek, buraları kontrol etmek ve daha sonra da eski tabirle –yakın tabirle– paralel bir yapı inşa etme ve daha sonra da doğrudan devletin yönetimine talip olmak, ele geçirmek gibi perspektifi olduğunu düşünmüyorum. Olmadığını biliyorum diyeyim. Bunun tabii ki delili, kanıtı vs. yok. Bu tür şeyleri biz gözlemlerimizle, deneyimlerimizle, konuştuğumuz insanlarla, okuduklarımızla gördüklerimizle bunu çıkarıyoruz; ben en azından bunu çıkarıyorum. Çok özetlemek istemiyorum, zaten özetledim; ama bir hususun altını özellikle çizeyim: Şu anda Türkiye’de İslamcılığın çok ciddi bir krizi var. Bu kriz cemaatleri de tepeden tırnağa kuşatmış durumda, siyasî iktidarı da kuşatmış durumda. Gülen’in örgütünün tasfiyesi elzem; bunu yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini, aslında tabii ki Gülen’in devletin içerisindeki paralel yapılanmasının tasfiyesi tüm Türkiye’nin hayrına bir şeydir; ancak bunu nasıl yapacaklarını ve yerine ne koyacaklarını hâlâ bulabilmiş değiller, hâlâ hata payı çok yüksek bir şekilde gidiyorlar. Dolayısıyla şu anda daha yolun başında olunduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer husus da tabii ki şu: Gülen’i ve darbecileri tasfiye etmek gerekçesi altında her türlü muhalif, itiraz eden sesi de tasfiye etme kolaycılığına kaçıldığı için; hükümet, siyasî iktidar bunu yaptığı için, işler daha da çetrefil bir hal alıyor, daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve buradan da aslında ilk istifade edenlerin birisi de Fethullah Gülen ve onun ekibi oluyor. Bunu Türkiye’deki diğer İslamî cemaatlerin önde gelen bazı isimlerinin en azından gördüğünü düşünüyorum. Yani bu gidişatın, son bir yılda devlet tarafından uygulanan stratejilerin çok da akıl kârı stratejiler olmadığını ve bir yerde tıkanacağını, hatta tıkandığını ve bunun da en azından orta ve uzun vadede Türkiye’de İslamî yapıların, dinî yapıların aleyhine sonuçlar doğuracağını herhalde onlar görüyorlardır ve onun için de çok daha temkinli yaklaşıyorlardır diye tahmin ediyorum ve bazılarının da böyle yaptığını görüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, İslamî cemaatlerin devlete yeniden sızması gibi bir şeyin söz konusu olmadığını; ancak devlet tarafından, siyasî iktidar tarafından kendilerine sınırlı ve denetimli bir şekilde birtakım alanların açılıyor olduğunu, siyasî iktidarın bu alanları açmakla beraber bu kişilere, bu gruplara, bu yapılara tam olarak da güvenmediğini; bu yapıların da siyasî iktidara yüzde yüz mutlak bir güven duymadığını, özellikle Erdoğan sonrası dönemde olabilecekleri kestiremedikleri için çok da temkinli davrandıklarını düşünüyorum diye özetleyebilirim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
07.12.2017 Halbuki Trump’ı çok sevmişlerdi: Kudüs kararının Ankara’da yarattığı yeni hayal kırıklığı
06.12.2017 Unuttuğumuz Kürt sorunu
06.12.2017 Transatlantik: Trump’ın Kudüs kararı, Zarrab-Atilla Davası, Flynn’in itirafçı olması, Suriye’de SDG-Rusya işbirliği
04.12.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Zarrab olayı ve ‘aynı gemide miyiz?’ tartışması
02.12.2017 Gazeteci Ruşen Çakır: Limon Satmadan da Onurlu Gazetecilik Yapılabilir
01.12.2017 Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?
30.11.2017 Zarrab olayı: Bedeli kim ödeyecek?
29.11.2017 Transatlantik: Reza Zarrab Davası ve ABD’den YPG’ye silah
27.11.2017 İçeridekiler ve dışarıdakiler
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı