CHP’nin Meclis’ten çekilmesi kime yarar?

20.04.2017 medyascope.tv

20 Nisan 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Gamze Elvan hazırladı.
+Merhaba iyi günler. Referandumun ardından şaibe iddialarıyla birlikte Yüksek Seçim Kurulu’nun özellikle mühürsüz oy pusulalarını kabul etmesi üzerine CHP’ye yönelik, kısmen de HDP’ye yönelik, Meclis’i terk etme, eski tabiriyle sine-i millete dönme çağrıları yapılıyor, yapıldı. Biraz azalmış gözüküyor ve CHP’den çok net açıklamalar var, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları var, BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamalar şu anda önümde. Bütün yasal imkânları sonuna kadar zorlamak istediklerini söylüyor ve şu aşamada CHP’den ilk Selin Sayek Böke, “Meclis’ten çekilme dahil seçeneklerin hepsi gündemimizde” açıklaması yapmıştı; ardından hemen yalanlandı diyebiliriz ve şu anda CHP bu noktada değil görüldüğü kadarıyla; ama CHP içerisinde ya da CHP’nin yakın çevresinde ya da CHP’li olmamakla birlikte genellikle soldan bazı çevrelerden Meclis’ten çekilme baskısı bir şekilde etkisi azalmakla birlikte sürüyor. Buradaki argüman çok açık, deniyor ki: “Burada sandıkta aslında ‘Hayır’ çıktı, ancak burada bir düzenleme yapıldı, sahtekârlık yapıldı ve ‘Hayır’ oyları ‘Evet’ oylarına çevrildi, yasal olarak bir şey yapmanın imkânı da, hukuku işletmenin imkânı da olmadığı için, bu sonuç kabul edilemez”. Bu sonucun kabul edilemeyeceğini göstermek için Meclis’in terki, yani yasal siyasetin en önemli alanı olan Meclis’in terki. Bu, siyasetin kabaca sokağa taşınması anlama geliyor, muhalefetin sokağa taşınması anlamına geliyor.
Benzer bir çıkış HDP’ye yönelik olarak dokunulmazların kaldırılması ve milletvekillerinin tutuklanması sürecinde de gündeme gelmişti, getirilmek istenmişti; ama HDP bu tartışmayı, önerileri çok büyümeden geçiştirdi ve böyle bir adım atmadı, açıkçası doğru bir tutum izledi. Şu anda HDP milletvekilleri sayıları azalmakla birlikte, imkânları iyice daraltılmakla birlikte, yine de Meclis’te olmanın birtakım avantajlarını kullanmaya ve Meclis’te de varlıklarını sürdürerek orada partilerini ve kendi savundukları şeyleri dile getirme imkânlarını buluyorlar. Yeterli mi? Değil, ama bir şekilde burayı bırakmadılar.

Bu referandum sonucunda “hayır” diyenler yenik çıkmadı
Başından itibaren, bu Meclis’ten çekilme önerisi geldiği andan itibaren kişisel olarak bunun yanlış olduğunu düşünüyorum; birçok nedenle yanlış olduğunu düşünüyorum. En önemli neden; referandumun meşruiyetinin kalmadığı iddiasıyla Meclis’i terk etmek gibi bir radikal adım atması durumunda muhalefet ya da “Hayır” cephesi diyelim –ki bu cephede herkesin bu noktada olmadığı da çok aşikâr, çünkü birbirinden çok farklı kesimler, kişiler, partiler vardı–, böyle bir durumda belli bir aşamadan sonra kendi meşruiyetlerini riske atma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Yani genellikle bu tür önerilerde, bu tür radikal keskin öneriler kısa vadeli öneriler olur. Yani “Meclis’i terk edin” tamam, “ardından sokağa çıkın” tamam, şöyle önermeler var: “Aşağıdan yukarıya yeniden örgütlenmek” vs. Peki sonra? Nereye kadar gidecek? Nasıl gidecek? Türkiye tek adam rejimine doğru gidiyor önermesiyle hareket edip, hukukun artık ülkede büyük ölçüde etkisizleştiği, hukuk devletinden uzaklaşıldığı önermesinden hareketle, önerilen bu tür formüller gelip bir yerden sonra tıkanıyor; çünkü sokağın bir sınırı var, bu sınırın ötesi gerçekten yasal siyasetin sınırlarının aşılması anlamına geliyor — ki özellikle CHP gibi bir partinin ne bunu taşıyabilecek bir birikimi ne deneyimi ne tarihi ne vizyonu var. Kaldı ki böyle bir deneyim, akıl kârı mı değil mi? O da ayrı bir konu. Bence akıl kârı değil, çünkü sonuç ne olursa olsun, %51,5 ya da 4 “Evet” %48,6 “Hayır” olsun, ya da “Hayır”ların oranı daha yüksek olup da birtakım şaibeli şekillerde azaltılmış olsun, bu referandum sonucundan “Hayır” diyenler yenik çıkmadı. Pazartesi akşamı yaptığım yayında bunu uzun uzun ele aldım; bu aslında Türkiye gibi sağ bir ülkede, sağın bu kadar egemen olduğu gibi ülkede CHP’nin başını çeker gözüktüğü ve ikinci önemli bileşenin HDP olduğu bir çıkışın %50 civarında, üstü ya da altı –yani sonuçta 50’inin ya biraz üstü ya da biraz altı; maalesef rakamları net bir şekilde güvenerek telaffuz edebilecek bir ülkede yaşayamıyoruz artık– ama %50 civarında bir oyu almış olması başlı başına önemli bir olay, hatta o gün yayında söylediğim gibi bir mucize. Dolayısıyla referandum sonrası strateji belirlenirken bundan hareketle adım atmak daha akıl kârı olur.
Şimdi bu tür radikal çıkışlar, yani Meclis’ten gitmek, her şeyi bırakıp gitmek, bilinen bütün geleneksel alanları terk edip bir tür daha sert pozisyonlar almak, genellikle kazananların değil kaybedenlerin daha fazla yönelebileceği bir şeydir son bir çare olarak. Halbuki burada şu gözüküyor: Sandık sonuçlarına baktığımız zaman –manipüle edilmiş olsun ya da olmasın– bu haliyle bile bu sandık Türkiye’de tek-adam rejimi olarak tarif edilen yeni sistemin toplumun yarısı tarafından istenmediğini gösteriyor; bu çok net. Dolayısıyla bu realitenin üzerinden geliştirilecek olan stratejiler Meclis’ten çekilmek, sokağı temel almak vs. gibi şeyler olmaz ve bunun tam da siyasî iktidarın, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercih edeceği bir strateji olacağını tahmin ediyorum.

Önce radikalleştirip ardından kriminalize etme
Yani olayın radikalize edilmesi, radikalize edildikten sonra da devletin bunu kriminalize etmesi –bunu hep görüyoruz, en saf talepler bile, gösteriler bile çok sert bir şekilde bastırılıyor bu ülkede– şimdi, olağanüstü hal koşulları altında –ki yeniden uzatıldı–, böyle bir ortamda, iddiası ne olursa olsun her türden hareketin hızla kriminalize edilmesi çok kolay ve bu kriminalizasyonun ardından nasıl bir şey yaşanacak? İşte soru burada. Yani toplumda, sokaklarda bir gerginlik yaşandıktan sonra nasıl bir olay olacak? Benim düşünceme göre bu referandumda aslında Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yakın olmakla birlikte referandumun içeriğinden rahatsız olan, paketin içeriğinden rahatsız olan hatırı sayılır bir kesim “hayır” verdi ya da oy kullanmadı. Eğer bu tür bir kriminalizasyon olursa, eğer “Hayır”cılar gayet sakin bir şekilde yürüttükleri kampanyanın ardından haklı ya da haksız birtakım gerekçelerle olayı başka mecralara taşıyacak olurlarsa, bu sefer Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer siyasî iktidar yetkilileri ne diyecekler? Bakın, görüyorsunuz. Kime diyecekler? Özellikle kendilerinden kopmuş olan kesimlere diyecekler. Kendilerinden kopmuş olan kesimler de benim referandum öncesinde özellikle altını çizmeye çalıştığım, muhafazakâr orta sınıflar. Şu anda Türkiye’de çok önemli bir değişim, dönüşüm yaşanıyor. Muhafazakâr orta sınıfların, özellikle kentlerde yoğunlaşan kesimlerin siyasî iktidardan uzaklaşmasına tanık oluyoruz, 7 Haziran bunun bir göstergesiydi arada; ama kriminalizasyonla beraber, PKK üzerinde yaşanan ve IŞİD üzerinden yaşanan bir istikrarsızlık atmosferiyle beraber Erdoğan bunu 1 Kasım’da çevirebilmişti.
Şimdi 1 Kasım’ın ardından tekrar bir uzaklaşma var. Şimdi buradan referandum sonrasında yapılacak olan, geliştirilecek olan strateji ve taktiklerin bu uzaklaşmayı devamlı kılması beklenir, ama şu türden, “Meclis’ten çıkın, siyaset sokakta da yapılır” gibi önermeler bu kopuşu, yaşanmakta olan bu kopuşu tekrar yapıştırmaya aday şeyler. Yani “Hayır” cephesi %50 civarında topladığı kitleyi böyle bir stratejiyle çok kolay bir şekilde, hızlı bir şekilde kaybedecektir. Bunu önerenlerin tavrını gerçekten meşhur atasözüyle, “Keskin sirke küpüne zarar verir” şeklinde özetlemek mümkün.

Meşru sınırlar içinde serinkanlı bir şekilde
Aslında bu sadece siyasette olan bir şey değil; son yıllarda Türkiye’de birçok alanda mesela biz gazetecilere de dayatılan şudur: “Son yazımızı yapalım, son yayınımızı yapalım, bütün kurtlarımızı dökelim, bağıralım çağıralım, bir-iki gün insanlar bizim kahraman olduğumuzu, ne kadar fedakârlık yaptığımızı konuşsunlar, ama üç-dört gün sonra unutuversinler”. Burada önemli olan, eğer Türkiye’de demokrasi, temel hak ve özgürlükler için ve hukuk devleti için mücadele verme iddiasındaysa insanlar, olabildiğince bunu Türkiye içerisinde, olabildiğince sınırları zorlayarak ama tamamen meşru sınırlar içerisinde serinkanlı bir şekilde yapmak zorundalar. Aksi takdirde böyle hızlı parlayan, radikal kararlar, keskin çıkışlar, kısa vadede belki bir ilgi alanı yaratıyor, ama daha sonra orta ve uzun vadede bunların etkisi olmadığı; tam tersine bu adımları yapanların, atanların aleyhine çalıştığını gösteriyor.
Meclis’ten çekilmenin yanlış olduğunu söylemek, Meclis’te çok büyük imkânlar olduğu anlamına gelmiyor. İmkânlar sınırlı olabilir, daha da daraltılıyor olabilir ama sonuçta eğer savunulan demokrasiyse, hatta bu olayda parlamenter demokrasiyse, Meclis en son terk edilecek yer olmalı. Yani parlamenter demokrasiyi savunma iddiasıyla ve haklı ya da haksız bir kızgınlıkla, öfkeyle ilk terk edilecek yerin Meclis olarak gösterilmesi gerçekten şaşırtıcı, ben şahsen buna çok şaşırdım, ama şunu görüyorum; bunu dile getiren insanlar buna kendilerini o kadar kaptırmışlar, o kadar kendi söylediklerine inanmışlar ki, ikna etmek, hatta tartışmak çok mümkün gözükmüyor.
Kimsenin kimseyi ikna etmek gibi bir derdi yok, ancak şunu söylemekte yarar var: Burada, bu seçim ya da referandum sonuçlarının ardından kara kara düşünmesi gereken, çıkış yolu araması gereken, kriz içinde olan yer “Hayır” cephesi değil. Tayyip Erdoğan’ın daha önce de bahsettiğim Huber Köşkü’ndeki o meşhur fotoğrafı ve danışmanlarının ve damadının benzer fotoğrafı bize o gece, sıcağı sıcağına yakalanmış kareler, bize krizin nerede olduğunu gösterdi; ama bu türden tartışmalar, “Hayır” cephesi içerisinde yapılan tartışmalar ve gergin sert bir şekilde giden, aşağılayıcı bir şekilde giden, yani mesela Meclis’ten çekilmeye yanaşmayan milletvekillerini kendi kişisel çıkarlarını düşünmekle vs. ile suçlamak gibi yaklaşımlar krizin esas yerinden başka yere taşınmasına neden olabiliyor.

Hayır oylarının neden ve nasılı
Halbuki burada birbirinden farklı kesimlerin oluşturduğu “Hayır” cephesi, bir arada ya da ayrı ayrı bu yaşanan %50 civarındaki “Hayır” oyunun nereden ve nasıl, niçin geldiği üzerine kafa yorsa ve bunun üzerine birtakım stratejiler geliştirse, herhalde en son akla gelecek olan şey Meclis’ten çıkmak olacaktır. İlk akla geleni söylemek, bu tür durumlarda maharet değil; tam tersi, olmayan yerde sorun çıkartmak anlamına da gelebilir. Doğrudur; Türkiye’de hukukî anlamda seçimde usulsüzlük yapıldığını, seçimde damgasız oy pusulaları üzerinden seçim sonuçlarının manipüle edildiğini, değiştirildiğini iddia edenlerin, hakkının, hukukunun hakkaniyetli bir şekilde gözetilebileceği bir ortam yok, bunu biliyoruz. Zaten hemen hızlı bir şekilde doğru dürüst inceleme de yapılmadan bir şekilde kategorik olarak bu reddedildi. Başka zorlanacak alanlardan da çok fazla bir şey çıkacağını bekleyen yok; ama bütün bunların hepsi tarihe kayıt geçmektir, bütün bu yolların kullanılması sonuç çıksa da çıkmasa da gerekli ve tarihe kayıt olarak geçirilmesi gereken şeyler; ama bütün bunları yaparken bunun güzergâhı, izlenen yol başka yerlere taşındığı zaman, işte o zaman “Hayır” ile beraber ortaya çıkan o dinamizm, o mobilizasyon, o yeni bir şeyler olabilmesi ihtimalinin önü tıkanmış olur. Çok basit bir şekilde ne olur? Bu seferlik “Hayır” demiş olan birçok kişi bir dahaki sefere, kısa bir süre içerisinde “’Hayır’ dedik, ama keşke demeseydik” duygusuna kapılabilir. Bu çok net bir şekilde ortada.
Tekrar şunu söylemek istiyorum: Burada insanların serinkanlılığı muhafaza etmeden birtakım heyecanların, öfkelerin, kızgınlıkların verdiği duygularla hareket etmeye çalışması, en çok bu referandumdan krizle çıkan siyasî iktidarın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bekleyeceği bir şeydir. Tekrar olduğunun farkındayım, ama tekrar tekrar vurgulamakta yarar var: Şu haliyle zaten HDP hiçbir şekilde bunu üstüne alınmış gibi durmuyor, haklı bir şekilde onların zaten kendilerinin derdi öteden beri dokunulmazların kaldırılmasıyla beraber çok daha büyük, bununla beraber yeni bir sorun daha eklendi, ama HDP’liler o dar alan içerisinde siyasetin imkânlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyorlar. CHP de böyle yapacağa benziyor. Alan daha da daralıyor olabilir ancak orada yasal siyasetin imkânlarının sonuna kadar kullanılması her zaman için “Hayır”dan çıkan o yeni değişim iddiasını sürdürmeye aday bir çizgi olur. Aksi takdirde kısa vadede bambaşka şeyler yaşanır. Unutmamak lazım: Çok zor bir döneme girdi Türkiye, zaten zorluklar içerisindeydi, hiç iç açıcı bir durumda değildi. Daha da zor bir döneme girdik, “Evet” de çıksaydı “Hayır” çıksaydı yaşayacaktık şimdiki hali; eğer “Hayır”lar biraz daha fazla çıksaydı, yani “Hayır” baskın çıkmış olsaydı belki çok daha sertini yaşayacaktık. Bu sertliklerin giderek daha da tırmanması muhtemel olan ülkedeki gerginliği karşılamanın, onunla baş edebilmenin yolu, ilk andan itibaren kesip atmak olamaz diye düşünüyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

23.06.2017 Meral Akşener’in şansı
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
23.06.2017 Meral Akşener’in şansı
22.06.2017 Ahmet ve Mehmet Altan’ın savunmaları
21.06.2017 Transatlantik: Esad yönetiminin değişen Kürt politikası, ABD’nin Suriye uçağını düşürmesi & İran’dan IŞİD’e füze saldırısı
20.06.2017 FETÖ Basın Davaları: İçeridekiler ve Dışarıdakiler
19.06.2017 Adalet Yürüyüşü neleri değiştiriyor?
19.06.2017 Cengiz Çandar ile söyleşi: Ortadoğu yeniden şekillenirken
16.06.2017 Oğuz Güven anlattı
16.06.2017 Devlet Bahçeli Adalet Yürüyüşü’ne neden karşı çıkıyor?
15.06.2017 Adalet yürüyüşü: CHP üzerindeki ölü toprağını atıyor
14.06.2017 FETÖ ile nasıl mücadele edilmez?