BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) defteri kapanırken

09.06.2017 medyascope.tv

9 Haziran 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba iyi günler. Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye’de BOP olarak konuşuluyor. Bundan bahsetmek istiyorum. Aslında uzun süredir gündemde olmayan bir olay bu; ama son yaşadığımız Katar Krizi’yle beraber bu olayın üzerinden birtakım gözden geçirmeler, birtakım hatırlatmalar yapmanın iyi olacağını düşündüm.
Bir kere bu BOP olarak başlayan olayın –daha sonra adı Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi olarak değiştirilmişti, ama bizde hep BOP olarak kaldı– ilk miladı 2004 yılının başlarındaki G-8 Zirvesi olarak kabul ediliyor. Burada Amerikan Başkanı George Bush’un –oğul Bush tabii– başını çektiği bir olay. Bu olayın arkasındaki husus şöyle bir şey: 11 Eylül El Kaide saldırılarının ardından yaşanan Afganistan ve Irak olaylarıyla beraber Batı’nın gündeminde, özellikle ABD’nin gündeminde İslamî radikalizmle nasıl baş edilmesi gerektiği sorusu ciddi bir şekilde vardı. Bu mücadelenin sadece askerî olarak yapılamayacağı düşüncesi tabii ki çok güçlü bir şekilde öne çıkıyordu ve bu sırada ABD’de Bush yönetiminin yanında yer alan, onun içinde çok etkili olan neo-con diye tabir edilen yeni muhafazakâr ekip bir formül geliştirdi. Bu formül BOP olarak kendini hayata geçirdi; bu da şu: Ortadoğu’da, özellikle Arap ülkelerinde otoriter ve totaliter rejimler var. Buralarda sivil toplum çok zayıf, toplumun siyasete katılma imkânı çok zayıf; bu da radikalizme yol açıyor. Bu radikalizmle mücadele edebilmenin yolu, buraların daha açık toplumlar olmalarını sağlamak, buraların demokratikleşmesini, sivil toplumların güçlenmesini sağlamak şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım.

Sakat doğan bir proje
Bu demokrasiyi başlarındaki radikalizm belasından kurtulmak için öne çıkarttılar; ancak burada çok ciddi bir sorun ortaya çıktı –zaten BOP projesinin hayata geçememesinin en önemli nedeni budur–; ABD’nin ve Batı’nın bölgedeki yıllardır süren partnerleri, ekonomik-stratejik partnerleri, buradaki otoriter ve totaliter rejimler, özellikle petrol zengini ülkeler vs.. Ve bu proje bir yandan savunulurken diğer yandan tabii projeye bu otoriter rejimlerden çok büyük direnç geldi ve bu proje doğar doğmaz, başlar başlamaz aslında sakat doğdu; ama yine de buraya özellikle Amerikan bütçesinden ciddi miktarda paralar ayrıldı ve bu paralar daha çok Arap dünyasında sivil toplumun güçlendirilmesi için harcandı.
Arap dünyası diyorum ama başka yerler de var; ama esas olarak Arap ülkeleri. Tabii burada şöyle bir sorun ortaya çıktı: Buralarda otoriter ve totaliter rejimler nedeniyle bütün siyasî eğilimler çok büyük baskı altındaydı ve bunların büyük bir kısmı çok zayıftı; özellikle sol, liberal görüşler, hatta milliyetçi görüşler zayıftı. Buna rağmen, buna karşılık hemen hemen hepsinde İslamî hareket bir şekilde varlığını sürdürebiliyordu; yer altında, yer üstünde ya da yarı yasal yarı yasadışı şekillerde değişik ülkelere göre değişik formlarda yaşanıyordu bu.
Böyle bir olaydan, Batı’daki ve ABD’deki bu projeden en büyük istifade eden dolayısıyla bu İslamî hareket oldu. İslamî hareket denince de başta İhvan, yani Müslüman Kardeşler geldi. Bu tabii çok ciddi sancılı bir süreç oldu herkes açısından; İhvan bütün İslam ülkelerinde bir şekilde varlığını sürdüren, özellikle Arap ülkelerinde varlığını sürdüren bir hareket; ama kimisinde Meclis’te temsilcisi olurken, kimisinde tamamen yasadışı, kimisinde yarı yasal –mesela Mısır’da uzun bir süre parti kurmasına izin verilmiyordu, ama başka partilerden aday gösterebiliyordu–, buna karşılık meslek odalarında ve toplumsal alanda çok güçlü olabiliyordu. Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan Hamas kısa süre içerisinde şiddete yönelen bir örgüte dönüştü, Ürdün’de Meclis’e girişi gibi birçok örnek iç içe geçmişti, Suriye’de de çok güçlü bir Müslüman Kardeşler hareketi vardı, ama bu hareket de kendi içerisinde bölünmelere uğramıştı.
Ve bu BOP’a Türkiye o sırada –Türkiye’de olan ve hâlâ süren AKP iktidarı– önce biraz şüpheyle yaklaştı, ama kısa süre içerisinde benimsedi ve Başbakan Tayyip Erdoğan bunda rollere talip oldu, misyonlara talip oldu. Ancak proje baştan sakat doğduğu için kısa bir süre içerisinde etkisini kaybetti, yani “BOP’un aslında adı var kendisi yok” durumu yaşandı. Bir başarısız proje olarak, büyük ölçüde çöpe atılmış paralar olarak görüldü; ama buna karşılık bu toplumlarda, bu coğrafyada, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında Amerika’nın ılımlı İslam projesi olarak görülen BOP’a karşı çok ciddi reaksiyonlar oluştu; kimi zaman soldan kimi zaman milliyetçi, kimi zaman liberal, değişik gruplardı, ama özellikle de ülkeyi yöneten kesimlerde buna karşı çok büyük bir direnç oluştu. Yani bir tarafta Amerika’nın BOP projesi, ılımlı İslam projesi, bir tarafta da ılımlı İslam projesine karşı çıkaranlar şeklinde bir olaylar yaşanmaya başladı.

Arap baharı
Dediğim gibi kısa süre içerisinde etkisini yitirdi, daha etkili olamadan kendini unutturdu; ancak Bush döneminde tohumu atılan bu perspektif, yani İslam coğrafyasında, özellikle Ortadoğu’da, sivil toplumu güçlendirmek ve katılımcı demokrasilere, çokpartili sistemlere geçmeyi sağlamak düşüncesi yıllar sonra 2010 yılı sonunda Tunus’ta başlayan bir ayaklanmayla –ki Arap Baharı olarak adlandırıldı biliyorsunuz– birden tekrar su yüzüne çıktı. Biliyorsunuz ardından 25 Ocak 2011’de Mısır’da, daha sonra 15 Şubat 2011’de Libya ve nihayet Suriye’de 2011’in Mart’ında başlayan ayaklanmalar… Bütün bunlar aslında zamanında nafile bir şekilde atıldığı düşünülen tohumların bir şekilde yeşermiş olduğunu gösterdi.
Şimdi burada şöyle bir soru var tabi: Bunun ne kadarı BOP kapsamında ya da bu Batılı ülkelerin ılımlı İslam yatırımı kapsamında olmuştu? Ne kadarı artık otoriter ve totaliter rejimlerin toplumu illallah dedirtmesinden kaynaklanmıştı? Bu tartışmalı bir konu; ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu perspektif 11 Eylül’den sonra doğan bu İslam ülkelerindeki radikalizmle baş etmenin esas yolunun buralarda sivil toplumu ve demokrasiyi güçlendirmek olduğu perspektifi sayesinde bu Arap Baharı hareketleri Batı kamuoyu nezdinde de başta ilgi gördü, destek gördü; ama kısa bir süre içerisinde işin rengi değişti ve orada tekrardan bir filmin başa sarıldığını gördük.

Arap baharının olumsuz yan etkileri
Burada birkaç husus önemli –önemlinin altını çizmek lazım–; birincisi, mesela Libya’da kısa süre içerisinde tam bir kaosa gidildi, Kaddafi devrildi, kendisi linç edildi ama yerine doğru dürüst bir güç gelmedi ve tam tersine radikal unsurlar çok daha fazla öne çıktılar Libya’da. Suriye’de kısa süre içerisinde rejimin devrileceği beklentisi hayata geçmedi, geçmeyince ülke tam bir iç savaşa sürüklendi, iç savaşta Batı’nın desteklediği muhalif güçler etkili olamayınca bu sefer oraya cihatçı olarak adlandırılan kesimlerin önü açıldı ve işin rengi tamamen değişti. Ama önemli husus Mısır’da yaşananlardı. Mısır’da Müslüman Kardeşler adayı olarak seçilen Mursi, iktidarı paylaşma yoluna gitmedi, gitmeyince de askere çok elverişli bir darbe zemini sunmuş oldu ve Mısır Darbesi’nin hızlı bir şekilde başarıya ulaşması ve de Batı’nın buna destek vermemesi daha doğrusu devrilen Mursi’ye destek vermemesi ve darbeye karşı kayıtsız ya da destekleyici bir tutum almasıyla beraber Arap Baharı bildiğimiz gibi Arap kışına dönüştü.
Aslında bütün bu Arap ülkelerinde ve Ortadoğu’daki demokratikleşmenin, sivil toplumun ipleri eline alması manevrasının, Arap Baharı olarak adlandırılan manevranın, kısa bir süre içerisinde başarısızlığa uğradığını, şu ya da bu nedenlerde, iç ve dış nedenlerle başarısızlığa uğradığını görüyoruz.

Türkiye-Katar ittifakı
Ve şimdi işte bunun adı konuluyor, burada artık nokta konuluyor. Bu nokta niye bugün konuluyor? Çünkü Obama yönetimi, her ne kadar Sisi’ye karşı çıkmadıysa da; her ne kadar bu İslam ülkelerinde, Arap ülkelerindeki demokratikleşme çabalarına yoğun bir şekilde aktif bir şekilde destek vermek yoluna gitmediyse de; yine de otoriter rejimlere karşı belli bir mesafeyi korudu ve burada bölgede iki önemli güçle karşı karşıyayız. Bunlardan birisi Türkiye birisi Katar. Türkiye ve Katar aslında Arap Baharı’ndan en çok heyecanlanan ülkelerdi. Katar özellikle El Cezire network’ü aracıyla Arap Baharı’nın bir nevi dünyaya ve bu ülkelere taşıyıcılığını yaptı. El Cezire’nin Arap Baharı’na etkisi çok net bir şekilde ortadadır ve Türkiye’de, Arap Baharı’yla beraber yaşanacak olan rejim değişikliklerinde buralara iktidara gelmesi beklenen Müslüman Kardeşler ve benzeri yapılarla ilişkileri sayesinde bir nevi İslam dünyasındaki ve Ortadoğu’da bir bölgesel güç olmak ve bir nevi lider olma –ki Tayyip Erdoğan’ın beklentisi bu yöndeydi ve bu anlamda Türkiye ve Katar arasında zaten varolan işbirliğinin çok daha yoğunlaştığını gördük– ve çok büyük bir heyecan yaşanmaya başladı; ama Mısır Darbesi’yle beraber bu heyecanın kademe kademe azaldığını, buna rağmen de Katar’ın ve Türkiye’nin bir ölçüde Tunus’taki En Nahda hareketini –ki şu anda tek başına iktidarını kaybetmiş durumda, yani koalisyon ortağı birinci parti olma özelliğini kaybetmiş durumda, ama koalisyonda sayılıyor– kısmen sayabiliriz.

Trump ile işler değişti
Fakat Türkiye ve Katar bu olayın taşıyıcılığını yaparken, bu olayın başarısızlığa uğramasıyla beraber sürekli fatura ödemeye başladılar. Türkiye’nin bu faturayı esas olarak Suriye üzerinden ödediğini biliyoruz, Katar’a ise fatura işte şimdi kesiliyor; çünkü Obama gitti, Trump geldi. Trump ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptı ve Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette de radikalizmle mücadeleyi öne çıkarttı, radikalizmle mücadeleyi de esas olarak askerî mücadele, finansal mücadele olarak tanımladı ve bu anlamda da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin desteğini aldı. Ve Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ve Mısır, Trump’ın bu pozisyonundan cesaret alarak Katar’la yıllardır erteledikleri hesabı görmeye başladılar. Bu hesap aynı zamanda Türkiye’yle de görülecek bir hesap. Şu anda başından itibaren şüpheyle baktıkları, istemedikleri o BOP –ya da adı değişebilir– etkisi gözükmeyebilir ama, bu ülkelerde demokrasiye geçme perspektifini bir tehlike olarak gören bu rejimler artık buradan kendilerini kurtardıklarını düşünüyorlar ve artık geri dönüşü mümkün kılmamak için, imkânsızlaştırmak için de bu perspektifin bölgedeki iki taşıyıcısıyla –öncelikle en kolay olan lokma Katar ve belki daha sonra da Türkiye’yle– bir hesaplaşma içerisine girmiş durumdalar. Katar çok zor durumda.
Türkiye Katar’a destek olmaya çalışıyor, ama nereye kadar? En fazla Türkiye, Katar’da bir saray darbesi olmasını engellemede belki Katar yönetimine yardımcı olabilir, ama şu anda oluşan cepheleşmeye baktığımız zaman Katar’ın ayakta durabilmesi çok mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla artık bölgede o ılımlı İslam vs. gibi şeylerin tamamen terk edildiği bir döneme giriyoruz. Burada tabii Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkelerin görünüşte elini kolaylaştıran iki şey var; birincisi radikalizmle mücadele adı altında ılımlı İslam’ın yaygınlaştırılması perspektifinin iki tane çok ciddi yan etkisi olduğunu iddia ediyorlar: Birincisi, bölgedeki Sünni otoriter devletlerin zayıflamasıyla beraber Şii yayılmacılığı –ki İran’ı kastediyorlar tabii ki– bölgede nüfuzunu artırdı. Bu ülkeler özellikle Mısır ve hatta Körfez ülkeleri kendi dertlerine düştükleri için İran’ın bu yayılmasının önüne geçemediler –böyle bir şey söylüyorlar–, ikincisi de radikalizmle mücadele etme iddiasındaki bu perspektif tam tersine radikalizmi güçlendirdi; görülen örneklerden birisi IŞİD. IŞİD bu dönemin ürünü, yani El Kaide’yle mücadele adı altında uygulanan bir perspektifle, benimsenen politikalarla El Kaide’den daha tehlikeli, daha sert, daha acımasız bir IŞİD’in ortaya çıkmasına yol açıldı ve bu IŞİD Irak, Suriye ve Afrika’nın bazı ülkelerinde, Libya’da vs. bazı topraklarda devlet ilanına gidebildi — ki IŞİD’in bugün itibariyle Afganistan’da, Filipinler’de… ve çok alâkasız yerlerde de IŞİD adına, kendilerini IŞİD’le irtibatlandıran yapıların çıktığını görüyoruz. Yani dediler ki: “Siz radikalizmle mücadele edeceğiz dediniz, bizi zayıflattınız, ama gördüğünüz gibi daha radikal örgütler çıktı ve bu radikal örgütler sizin güvendiğiniz birtakım Katar gibi ülkelerin desteğini alıyorlar.” Ki önümüzdeki günlerde Katar’a yönelik abluka daha da sıkılaşırsa bu konuda çok daha fazla argüman göreceğiz. En son dün biliyorsunuz çoğu Katar’dan olmak üzere bazı kişi ve kurumlar Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır tarafından terörist ilan edildiler, bir bunu diyorlar. Bir diğeri de böyle yaparak İran’ı güçlendirdiniz; dolayısıyla ne yapması gerekiyor? ABD’ye dedikleri şu: “Tekrar bizimle çalışın, bize güvenin; bu coğrafyada demokrasi şu bu olmaz, bizimle beraber yolunuza devam edin.” Trump da buna dahil olmuş gözüküyor.

Çıkış var mı?
Şimdi buradan asıl çıkılır? Buradan çıkış şu aşamada gözükmüyor. Avrupa belki bir şekilde etkili olabilir mi diye sormak lazım, ama çok etkili olabileceğini sanmıyorum; çünkü iş çok fazla para ve silah üzerinden gidiyor, Avrupa’nın bu anlamda kendi içerisinde kendi sorunları var, müdahil olabileceğini sanmıyorum. Bir diğer husus, önemli bir soru şu: Buradaki, Arap dünyasındaki ve bu coğrafyadaki İslamî hareketler ne olacak? Şu anda Müslüman Kardeşler terörist ilan edildi birçok ülke tarafından, Müslüman Kardeşler ve benzeri örgütler. Bunlar Katar ve kısmen Türkiye tarafından sahipleniliyorlar, ama bu onlara yetmeyecek. Peki bunların terörist ilan edilmesi sonucunda bunlar yok mu olacak? Bunun hiçbir şekilde mümkün olmayacağı ortada; bu en fazla belli bir süre için bunların baskı altına alınması olacak. Ama daha sonra bu hareketler başka biçimlerde, belki başka adlarla, belki daha radikal bir şekilde çıkacaklar – ki öteden beri Mısır’da, Müslüman Kardeşler’in darbe sonrası daha radikalleşebileceği yolunda tartışmalar yapılıyor, hatta Müslüman Kardeşler içerisinden bazı grupların şiddet eylemlerine yöneldikleri söyleniyor. Böyle bir soru var ortada, bu çok ciddi bir soru ama bugünün sorusu değil.
Bugünün sorusu: Bugün, çok net bir şekilde bütün bunların baskı altına alındığını, yaşam hakkı tanınmayacaklarını, her türlü şeylerin önlerinin kapatılacağını görüyoruz, bu adım adım yayılacaktır. Birçok yerde Müslüman Kardeşler ve benzeri yapıların kazanımları kendilerinden geri alınacaktır. Peki o zaman ne olacak? Katar buna direnemeyecek, Al Jazeera muhtemelen direnemeyecek. Al Jazeera’nın ve Katar’ın durumu muğlak. Şurası kesin ki eskisi kadar etkili olabilmeleri, oyun kurucu olabilmeleri, birtakım dengeleri değiştirme kapasitelerini koruyabilmeleri mümkün olmayacak.

Türkiye’nin ödeyeceği fatura
Türkiye’ye gelecek olursak; Türkiye şu aşamada tabii ki olay Katar üzerinden yürüdüğü için çok fazla dikkat çekmiyor; yani yine gündemde ama, Türkiye ve Erdoğan yönetiminin bu son defterin kapatılması, bir dönemin kapatılması olayından çok ciddi bir şekilde zarar göreceğini, görmekte olduğunu ve göreceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Peki bu zararı aza indirme ve bu krizden çıkabilme imkânı var mı? Var. Bunun yolunun Erdoğan’ın yaptığı gibi iktidarı tekeline daha fazla alma ve ülkeyi daha fazla otoriterleşme olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz; çünkü böyle olsaydı, zaten bu krizi yaşamazdı.
Türkiye’nin önündeki tek seçenek tekrardan çoğulcu demokratik sisteme dönmek olabilir. Eğer olmazsa bu konjonktürde bu coğrafyada bu yaşananlarla birlikte Erdoğan’ın bu perspektifle başarılı olma şansı ve bu krizden etkilenmeme şansı bence hiçbir şekilde yok. Kiriz daha yeni başladı, defter yeni kapatılıyor ve her adımda yeni yeni birtakım gelişmelere tanık olabilir. Buna Katar’ın ve Türkiye’nin müdahil olma, yani Erdoğan’ın söylediği gibi dik durarak müdahil olma, taviz vermeden müdahil olma imkânlarının olduğunu hiçbir şekilde sanmıyorum. Dolayısıyla kurulabilecek olan –daha önceki bir yayında söyledim– Türkiye-İran ve belki de Katar’ın yakınlaşması vs. gibi bir seçenek belki gündeme gelebilir. Bu çok zor, Suriye’de yaşananlar bunu tek başına zorlaştırıyor; imkânsız değil tabii, ama böyle bir eksen kurulsa bile bu eksenin etkili olabilmesi, bir şeyleri değiştirebilmesi ya da bir şeyleri engelleyebilmesinin de çok kolay olmayacağını düşünüyorum.
Şu anda gerçekten dış politikada –dış politika diyoruz ama, aslında Türkiye’nin iç politikası aynı zamanda– çok ciddi bir kriz yaşanıyor Türkiye’de. Bu kriz şu anda çok fazla görünür olmayabilir; ancak bu krizin faturası Türkiye’ye çok daha fazla olacaktır. Burada şu anda siyasî iktidarın buna yönelik manevra geliştirme kabiliyetinin çok fazla olduğunu açıkçası sanmıyorum; zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da ne demişti ilk tepkisinde? “Kimin yaptığını bilmiyoruz, ama bir oyun oynanıyor” demişti. Bu bile, Türkiye’nin aslında buradaki özne olabilme kapasitesinin ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor. Sürüklenen bir dış politika var, kendisi bir şeyleri değiştirmeyen — ki Türkiye’nin iddiası, biliyorsunuz, bölgesel bir aktör olmak, oyun kurucu olmaktı; şu anda, kurulmuş bir oyunun kimler tarafından neden kurulduğunu bile tam anlamakta zorlanan bir Türkiye var. Dolayısıyla bu BOP defterinin, aslında daha ilk baştan itibaren doğru dürüst açılamamış olan BOP defterinin böyle sert bir şekilde kapanıyor olmasından Katar’ın ve Türkiye’nin, tabii ki öncelikle bu ülkeleri yönetenlerin çok ciddi bir şekilde zarar göreceklerini söylemek mümkün. Bu ortaya çıkacak olan durum da tabii ki bölge için, Arap dünyası için ve İslam dünyası için ve tüm dünya için hayırlı bir durum olmayacak. Bölgedeki otoriter ve totaliter rejimler bir nevi güçlerini tazelemiş olacaklar, toplumla aralarındaki uçurumu yine birtakım göstermelik yöntemlerle kapatır gibi yapacaklar ama uçurum giderek açılacak ve toplumsal memnuniyetsizlik daha da derinleşecek ve bu toplumsal memnuniyetsizliğin derinleşmesi de bu bölgelerdeki radikal hareketlerin her zaman için çok güçlü bir zemine sahip olmasını mümkün kılacak. Şu anda yapılan, en fazla, bir şeyleri ertelemektir, bir şeyleri geciktirmektir; ama bu erteleme ve geciktirme süresi içerisinde birileri çok ciddi bir şekilde fatura ödemeye başladılar ve daha da ödeyeceğe benziyorlar.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
13.10.2017 Ümit Özdağ, Meral Akşener ile kurdukları partiyi anlattı
12.10.2017 15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?
11.10.2017 Ahmet Şık: Cesur ve iyi gazeteci
11.10.2017 Transatlantik: Vize krizi Washington’dan nasıl görülüyor & İdlib operasyonu
09.10.2017 Neden Rusya “in”, ABD “out” oldu?
06.10.2017 Erdoğan, krizini kendi belediyelerine kayyum atayarak çözebilecek mi?
05.10.2017 Erdoğan–Barzani dostluğu neden bozuldu?
04.10.2017 AK Parti’de neler oluyor?
04.10.2017 Ankara-Tahran yakınlaşmasından kim kârlı çıkacak?
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı