Avrupa ile kriz ‘evet’ oylarını artırıyor mu?

13.03.2017 medyascope.tv

13 Mart 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi haftalar, iyi günler. Hollanda'yla yaşanan kriz aslında daha önce Almanya'yla başlamıştı, Hollanda'yla devam etti. Avusturya, İsviçre, İsveç gibi ülkeler de krize dahil oluyor gibi; ama en önemli kriz Hollanda'yla yaşanıyor. Bunun çıkış nedeni referandum kampanyası ve doğrudan referanduma etkisi olacağı yolunda birbirinden farklı yerlerde yapılan çok fazla değerlendirme var. Mesela Wall Street Journal'da, Washington Post'ta yazılar çıktı, Türkiye içerisinde çok yerde bu söylendi ve en son AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık da bir canlı yayında Hollanda krizinin "evet" oylarını iki puan artırdığını söyledi. Genel eğilim "evet" oylarını artırdığı, milliyetçi kabarışla artırdığı yolunda ve zaten de bu krizin sırf bu nedenle çıkartıldığı yolunda bir değerlendirme eğilimi var.

İlk akla gelen değerlendirme: milliyetçi tepki "evet" oylarını artırır 

Kriz bu nedenle mi çıkartıldı? Krizde kim haklı, kim haksız? Bunları bir kenara koyalım. Bu krizin; yaşanan ve bir süre de yaşanacağı belli olan bu krizin referanduma nasıl etkisi olabileceği konusunda birtakım düşüncelerimi dile getirmek istiyorum; ama öncelikle şunu söyleyeyim: Bu tür olayların ardından genellikle yapılan, ilk akla gelen değerlendirme –ezber gibi– bunun milliyetçi tepkiye yol açacağı ve milliyetçi tepkinin de burada "evet" oylarının artmasına yol açacağı yolunda. İlk bakışta çok inandırıcı gibi geliyor, ancak biraz sorgulamakta yarar var. Şahsen bunun böyle bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum! Tabii ki bunu saptayacak olan, son dönemlerde itibarları azalmış olan kamuoyu araştırmacılarıdır, ama yine de herkes kendince birtakım değerlendirmeler yapıyor. Bana göre bunun illaki "evet" oylarını artıracağı diye bir zorunluluk yok! Şöyle ki –daha önce referandumla ilgili yaptığım değerlendirmeyi izleyenler bilir–, ben şu anda yaşadığımız sürecin 7 Haziran genel seçimleri öncesi sürece benzediğini, dolayısıyla siyasî iktidarın aleyhine bir atmosferin söz konusu olduğunu, ama bunun 1 Kasım seçimleri öncesine taşınması durumunda işin renginin değişebileceğini ileri sürdüm birkaç ayrı yayında. 

1 Kasım öncesi yaşananlarla şu anda Avrupa'yla yaşananlar birbirine benzetilemez

Ne olmuştu? 7 Haziran’da AKP tek başına iktidarı kaybettikten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan koalisyon kurulmasına izin vermeyip ülkeyi yeniden bir seçime götürdü. Götürürken de o arada Türkiye'de çok ciddi şiddet, değişik terör eylemleriyle beraber ülkede çok büyük bir güvensizlik, istikrarsızlık duygusu yaşandı ve sonuçta AKP tekrar tek başına iktidarı kazanmıştı. Şimdi, benzer bir atmosfer değiştirilmesinde, Hollanda'yla ve diğer Avrupa ülkeleriyle yaşanan kriz, 7 Haziran'ı 1 Kasım'a döndüren süreçle eşdeğer mi? Bence kesinle değil! Yani burada 1 Kasım öncesi Türkiye'de yaşananları şu anda Avrupa'yla yaşananlarla birbirine benzetmenin, kıyaslamanın hiçbir anlamı olduğunu sanmıyorum. Muhakkak bunun bir etkisi vardır, ama bu etkinin 1 Kasım öncesinde olduğu gibi çok büyük bir siyasî tercih değişikliğine yol açacak bir etki olduğunu düşünmüyorum. Şöyle ki, Hollanda'yla krizin ve diğer Avrupa ülkeleriyle krizin milliyetçi tepkiye yol açacağı ve bunun da "evet"e dönüşeceği söyleniyor; ama şunu unutmamak lazım: Türkiye’de uzun bir süredir siyasî iktidar, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok ciddi bir şekilde Türk milliyetçiliğine oynuyor ve en sonunda da zaten bu seçime –seçim dedim, Allah söyletti, ama MHP için bir tür seçim değerinde– bu referanduma MHP ile beraber giriyor; yani hedefte devşirilecek Türk milliyetçisi oyları varsa, bunlar zaten çoktan devşirildi. Belki AKP'nin önünde ve Erdoğan'ın önündeki en önemli sorun şu olsa gerek: Türk milliyetçisi oylar devşirilirken kaybedilen Kürt oylarını yeniden kazanmanın imkânlarını aramak. Bu anlamda Barzani'nin Türkiye ziyaretinin etkisi olabilirdi, çok fazla olmadı. Barzani çizgisindeki Türkiye'deki partinin ya da siyasî hareketin referandumda "evet" diyeceğini açıklamış olmasının da pek bir etkisi olmadı, çünkü bu partinin ya da bu hareketin adını bile bilen yok; dolayısıyla Hollanda'yla yaşanan ve diğer Avrupa ülkeleriyle yaşanan krizin Kürt oylarından kaybedilenleri geri kazanma gibi bir fonksiyonu söz konusu olamaz. En fazla MHP içerisindeki muhalefetin yarattığı kırılma, yani Meral Akşener'in, Ümit Özdağ'ın ve Halaçoğlu'nun, Koray Aydın'ın, Sinan Oğan'ın yarattığı kırılma ve yanlarına çektiği oyları geri alma gibi bir fonksiyonu olabilir ki, o konuda başından itibaren bu şahıslar, bu muhalif isimler, MHP ve ülkücü hareket içerisindeki bu isimler Avrupa meselesinde baştan itibaren zaten Avrupa-karşıtı bir pozisyon takındılar. 

Bu referandumda Erdoğan'ın öteki, bir günah keçisi olarak göstereceği çok fazla güç yok 

Ama daha önemlisi, Avrupa'yla olan krizde AKP'den çok daha sert bir duruşu CHP lideri Kılıçdaroğlu sergiliyor. Daha ilk andan itibaren Avrupa'daki programlarını dayanışma anlamında iptal ettiler; Hollanda'yla bütün ilişkilerin askıya alınmasını Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli'den önce teklif etti. Şimdi tabii Kılıçdaroğlu ve partisi bu nedenle çok eleştiriliyor, bu eleştirileri bir kenara koyalım; şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Bu referandumda AKP'nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın öteki olarak göstereceği, bir günah keçisi olarak göstereceği çok fazla güç yok. Seçimlerde mesela, "CHP zihniyeti" "CeHaPe zihniyeti" olarak telafuz ediliyordu, CeHaPe zihniyeti ve Kılıçdaroğlu vardı. Daha önceki seçimlerde Baykal vardı, hatta Bahçeli de vardı; ama bu referandumda böyle bir şans yok. Mesela CHP daha ilk başta anayasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi’ne taşımayarak da bir nevi AKP'nin oyununu bozmuştu. Avrupa'yla olan krizde de herhangi bir tereddüt falan göstermedi, hatta AKP'den daha ileri bir şekilde, şaşırtıcı ölçüde, ileri bir şekilde pozisyon aldı. Dolayısıyla Avrupa'yla olan, Hollanda’yla olan kavgada içeriye dönük –bugün Abdülkadir Selvi'nin yazısında attığı başlık da– "İçimizdeki Hollandalılar"  diyebilecekleri çok fazla kimse yok. 

Bu kampanyada "İçimizdeki Hollandalılar" diyebilecekleri çok fazla kimse yok 

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve Başbakan ile bakanları ve onlara destek verenleri Avrupa krizi konusunda eleştiren –eleştirmeye cüret eden diyelim, çünkü Türkiye'deki düşünce özgürlüğünün sınırlarının iyice daraldığını hepimiz çok iyi biliyoruz– çok az insan var ve bunlar genellikle münferit, büyük bir "hayır"dan yana tercihini koyabilir, ama "hayır" kampanyasının öncü güçleri görünümünde değiller. Yani bu kampanyada kolaylıkla "içimizdeki Hollandalılar" diyebilecekleri çok fazla bir güç de ellerinde yok. Dolayısıyla buradan hareketle, Hollanda'yla yaşanan krizden hareketle, bunun "evet" oylarını artırdığı, iki puan artırdığı – ki burada Hüseyin Kocabıyık'a parantez açmak lazım, kendisini bilmeyenler ve unutanlar vardır; kendisi Tansu Çiller'in en güçlü olduğu dönemde onun başdanışmanıydı ve Tansu Çiller'in Türk siyasî hayatından silinmesinde çok önemli rolü olmuş bir kişidir, şu anda bütün bunları geride bırakıp AKP'nin sözcüsü olarak İzmir Milletvekili aynı zamanda çıkıyor ve iki puan arttığını söylüyor. Bunu neye dayanarak söylediğini bilemiyorum, başkalarının da neye dayanarak söylediğini bilemiyorum; bir akıl yürütme bu, ama bunun çok ikna edici olduğunu sanmıyorum. 

Kafası karışık olanların büyük bir kısmı daha çok rasyonel düşünmeye eğilimli

Şöyle ki, bu krize baktığımız zaman –rasyonel olarak baktığımız zaman–, bu krizin Türkiye'nin hayrına bir kriz olmadığı çok açık! Türkiye gibi yönünü Batı’ya dönmüş, Avrupa Birliği üyesi olmayı istemiş –bence hâlâ isteyen– bir ülkenin Avrupa'nın önde gelen ülkeleriyle böyle kavga ediyor olması ve kavga ederken de çıtayı çok yükseğe, Nazilik, faşistlik olarak çekiyor olmasının Türkiye'ye belki kısa vadede referandum anlamında bir hayrı olabilir bunu yapanlar için, ama orta ve uzun vadede Türkiye için çok büyük yaralar açacağını, telafisi epey zor yaralar açacağını kestirmek imkânsız değil. Dolayısıyla o zaman şöyle bir şeye bakmak lazım: Rasyonel olarak normalde bu krizin ve krizi çıkartanların cezalandırılması gerekir, ama şu denecektir tabii: Milliyetçilik söz konusu olduğu zaman rasyonalite söz konusu olmaz; insanlar irrasyonel davranırlar, zaten milliyetçi tepki mâkullük değildir –ki deminden beri gördüğünüz görüntülerde var– işte, portakal kesmeler, portakal sıkıp içmeler, bayrakları karıştırmalar vs. bunların protesto anlamında hiçbir rasyonalitesi yok. Bu doğru, tepkilerin irrasyonel olduğu doğru, ama şu da doğru: Zaten böyle bir mâkullükle ilişkisi olmayan önemli bir seçmen kesiminin tercihini zaten çoktan yapmış olduğunu ve bunun da kolay kolay değişmeyeceğini varsaymamız lazım. Ama benim gözlemlerime göre, önümüzdeki referandumda kafası karışık olan insanların büyük bir kısmı, daha çok rasyonel düşünmeye eğilimli insanlar. Yani yakın zamana kadar AKP'ye oy vermiş ama bu referandumla, anayasa değişikliğiyle Türkiye'nin çok da iyi bir yere gidip gitmeyeceği konusunda tereddütleri olan insanlar; yani irrasyonel değil, olabildiğince rasyonel düşünmeye çalışan insanlar. Dolayısıyla siz çekimserleri ve kararsızları irrasyonel bir grup olarak, büyük bir çoğunluğunu irrasyonel olarak görürseniz, Hollanda ile yaşanan krizin ve Avrupa'yla yaşanan krizlerin "evet"leri artıracağına kolaylıkla hükmedebilirsiniz; ama benim kanıma göre kararsızlar, tereddütlüler büyük ölçüde AKP'ye ve Tayyip Erdoğan'a genellikle sempatik yaklaşmış olup; önümüzdeki değişiklik seçeneğinde kafası karışık olan insanlar, rasyonel düşünmeye çalışan insanlar. Dolayısıyla bu yapılanların, çıkarılan krizin kısa, orta ve uzun vadede Türkiye'nin çok da lehine olmayacağını düşünecekleri için ben tam tersi bir etki yaratma ihtimalinin de ciddiye alınması gerektiğini ileri sürüyorum. Tabii ki başta da söyledim, en kolayı, buradan milliyetçi tepki çıkar ve "evet" oyları artar tepkisidir, ama bunun böyle olacağını açıkçası düşünmüyorum.

Bir diğer husus: Seçmen, referandum olsun, genel seçim olsun, yerel seçim olsun, tercihlerinde genellikle ekonomik kaygıları ön planda tutuyor. Bu herkesin bildiği, dünyanın her yerinde geçerli olan, Türkiye'de de geçerli olan bir olgu. Bu krizlerin; Hollanda'yla, Almanya'yla, İsveç'le ya da Avusturya'yla yaşanan krizlerin Türk ekonomisine herhangi bir olumlu katkısı olabileceğini düşünmek herhalde gerçekçi değil. Daha ötesi, Türk ekonomisine şu ya da bu şekilde olumlu katkısı olabileceğini varsayabilmek, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın koşullarının iyileşmesine bir katkısı olabileceğini düşünmek hele, hiç hayra alamet değil. 

Bu krizin Hollanda ve Avrupa'da aşırı sağ partilerin işine yarayacağı muhakkak

Bir diğer husus şu: Washington Post'un yazısında ve Wall Street Journal'in yazısında şu söyleniyor — ki bu çok kullanılan bir klişe: "Bu gerginlik Hollanda'da aşırı sağa, Türkiye'de Erdoğan'a yarar". Bence Türkiye'de Erdoğan'a yarar kısmı soru işareti, ben o kadar emin değilim; ama bu krizin Hollanda'da ve Avrupa'daki diğer yerlerde aşırı sağ partilerin işine yarayacağı muhakkak. Bu hiç tartışması olabilecek bir husus değil; dolayısıyla Hollanda’da, Almanya’da, İsveç’te, İsviçre’de, Avrupa'nın her yerinde aşırı sağın, yabancı-düşmanı aşırı sağın güçleniyor olması, öncelikle orada yaşayan vatandaşlarımızın, yıllardır orada yaşayan vatandaşlarımızın, dolayısıyla da tam Türkiye'nin aleyhine bir durum. Dolayısıyla bu olayları değerlendirirken olabildiğince serinkanlı ve rasyonel olmaya çalışmakta yarar var. Tabii bunu söylüyorum ama, bunun bu olaylar üzerinden kendini gösteren irrasyonel ve saldırgan kişilere bir etkisi olmayacağını biliyorum. Ama şunu da çok iyi biliyorum: Türkiye'de genellikle bu tür olaylara, bu tür gerginliklere, tırmanan gerginliklere insanlar genellikle kaygıyla yaklaşır ve bu kaygının ardından illaki milliyetçi tepki gösterir diye bir husus olduğu kesinlikle söylenemez. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.  





Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

24.03.2017 Londra saldırısının anlamı
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
24.03.2017 Londra saldırısının anlamı
23.03.2017 Batı FETÖ’ye neden inanmıyor?
22.03.2017 Erdoğan’ın hedefinde neden Batı var?
22.03.2017 Transatlantik: Trump-Putin bağlantısı, YPG-Rusya ilişkileri & Uçaklarda elektronik cihaz yasağı
22.03.2017 Türkiye referanduma nasıl gidiyor? Gürcan Dağdaş ile söyleşi
20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
20.03.2017 Mazlum-Der’de ne oluyor? Ahmet Faruk Ünsal ile söyleşi
17.03.2017 CHP’nin referandum stratejisi
15.03.2017 Transatlantik: Avrupa ile diplomatik kriz, Bharara sonrası Zarrab davası
15.03.2017 Erdoğan her durumda kazanır mı?