Ahmet Taşgetiren’in dramı

04.02.2019 medyascope.tv

4 Şubat 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün Ahmet Taşgetiren’den bahsetmek istiyorum: Ahmet Taşgetiren’den hareketle aslında Türkiye’de İslamî camianın içinde bulunduğu hazin durumu ele almak istiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: “Ahmet Taşgetiren’in dramı” başlığını seçmemde, ona yönelik negatif bir vurgu yok; tam tersine, bir anlamda onun durumuna üzülme anlamında bir dram var. Yani bir dalga geçme vs., hâşâ böyle bir şey yok. Tam tersine; bu yayını bir anlamda Ahmet Taşgetiren ve benzeri durumda olan insanlarla bir tür dayanışma olarak da değerlendirebilirsiniz.
Şimdi, ne oldu? Ahmet Taşgetiren, geçen Saadet Partisi’nin yayın organı olarak bilinen TV5’te Yıldıray Oğur’un programında bir cümle etti. Cümleyi olduğu gibi okuyorum: “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde de yazdım, kendimi bu zamanki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim”. Gerçekten, Taşgetiren ve benzeri durumdaki, İslamî hareket içerisinden gelen ama şu anda kendilerini tamamen dışlanmış hisseden, sayıları giderek artan ama sayıları arttıkça da etkileri azalan –ilginç bir durum– bir grubun ruh halini bundan iyi özetleyebilecek bir cümle olamazdı, gerçekten çok iyi bir cümle. Bu cümlenin üzerinden çok büyük bir saldırıya mâruz kaldı ve kendisine edilmedik hakaret kalmadı. Onun sanki bugünün Türkiye’sinin 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’tan daha kötü olduğunu söylediği sonucuna vardılar ve buradan yüklendiler. Halbuki Taşgetiren’in –benim gördüğüm ve aslında serinkanlı bir şekilde bakıldığı zaman görülen– burada, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat dönemleriyle bugünkü AKP iktidarı daha doğrusu Erdoğan iktidarı dönemleri arasındaki kıyaslama daha çok Taşgetiren ve benzeri insanların durumu anlamında anlatılıyor. Şöyle söylemek mümkün: 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta Taşgetiren ve İslamî câmianın diğer yazarları, çizerleri, aydınları, muhalif pozisyondaydılar ve devlet de onları zaten kendine düşman görüyordu –ve burada, kimisi ürkerek, kimisi ürkmeden, kimisi îmâlı bir şekilde– ama yine de yazıp çizmeye bir şekilde devam ettiler. Ama şu anda aynı durumda değiller; çünkü şu anda ülkeyi yönetenleri kendilerine bir tür düşman olarak görmüyorlar; ülkeyi yönetenler de normal şartlarda bu kişileri düşman olarak görmüyor; aslında yönetenlerle bundan şikâyetçi olanlar aynı insanlar. Yani aynı mecrânın, mahallenin, câmianın insanları; ama gördükleri haksızlıkları, ki Ahmet Taşgetiren yazılarında –örneğin bugünkü yazısında– yaşanan birçok şeyi zulüm olarak tanımlıyor. Gördüğü zulme, eskisi kadar, bir 12 Mart’ta, 28 Şubat’ta çıkartabildiği kadar ses çıkartamıyor. Buradaki korku, başına bir şey gelir korkusundan ziyade –ki başına da bir şey gelebilir; çok açık bir şekilde Ali Bulaç örneği önümüzde, Nazlı Ilıcak örneği önümüzde, Ahmet Turan Alkan ve diğerleri de önümüzde– kendi içerisinde kendi insanlarına zarar verme endişesinden bu anlamıyla da bir otosansür, çok ciddi bir kendini frenleme hali var. Bu çok kişide var, görüştüğünüz zaman size yakınan –ki yıllardır buna değişik ortamlarda tanık oluyorum– bu hareketi takip eden bir gazeteci olarak tanıdığım çok sayıda insan var, değişik vesilelerle karşılaştığımızda çok sert eleştiriler dile getirdiklerini görüyoruz. Ancak bu eleştirilerini kamusal alanda yapmaktan imtina ediyorlar, “kol kırılır yen içinde” mantığıyla. Yani bu sözler, Ahmet Taşgetiren’in sözleri, aslında “kol kırılır yen içinde” anlayışının sözleri; ama belli ki bir yerden sonra bir kopuşa doğru gidiyor. Ahmet Taşgetiren –daha önce başına bir kere gelmişti– doğrudan Erdoğan’ın hışmına uğrayıp çalıştığı gazeteyi kaybetmişti, yakın dönemde yine aynı şekilde Star gazetesinde yazmaktan uzaklaştırıldı; bir süredir Karar gazetesinde yazıyor — ki Karar’da kendisiyle benzer durumdan çok sayıdaki gazeteciyle birlikte. Yani bu AKP iktidarının dışladığı, kenara ittiği ya da kimilerine göre kullanıp kullanıp attığı insanların bir arada olduğu bir mecra ve önemli bir mecra; Ahmet Taşgetiren de burada.
Şimdi bu haklı bir serzeniş; çünkü Taşgetiren ve diğerleri AKP’nin iktidarı için, iktidara gelmesi için –Refah Partisi ardından Fazilet Partisi ve nihayet AKP– bayağı mücadele etmiş, bu konuda çile de çekmiş insanlar ve belli bir aşamadan sonra şu ya da bu nedenle –ki genellikle iktidara yürüyüş sırasındaki savundukları değerleri muhafaza etme kaygısı taşıdıkları için, büyük ölçüde böyle olduğu söylenebilir– dışlandılar, tasfiye edildiler ve bunun kızgınlığıyla arada sırada da olsa seslerini çıkartıyorlar. Ama gerçek anlamıyla seslerini içlerinden geldiği gibi çıkartabildiklerini hâlâ sanmıyorum. Taşgetiren’in bu son televizyonda söyledikleri artık birçoğu için bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor.
Şimdi, burada Taşgetiren’e tepki veren kalabalık bir grup ortaya çıktı, ona laf eden çok sayıda isim var. Kimisi adlarıyla, kimileri adsız –birtakım cengâverler diyelim, troller–, ama adıyla saldıranlar oldu. Adıyla saldıranların Ahmet Taşgetiren’le birlikte adlarını anarak kendilerini şereflendirmek istemiyorum; ama mesela Taşgetiren’in söylediklerini şöyle, “15 Temmuz’a gizliden umut bağlayıp büyük hayal kırıklığına uğramış olanlar, şimdi utangaç cümlelerle sahaya çıkıyor” gibi tumturaklı laflar –yani Ahmet Taşgetiren ve başkaları 15 Temmuz Darbesi’nden medet ummuşlar, hayal kırıklığına uğramışlar, şimdi örtülü utangaç cümlelerle sahaya çıkıyorlarmış; muhafazakâr, müdahale planları yapıyorlarmış vs.–, bunun dışında Taşgetiren’e, “Sen 28 Şubat’ta ne yaptın?” diye soran ve kendilerinin 28 Şubat’ta ne yaptığı hayli meçhul birtakım sonradan iktidar trenine binmiş olanlar da var; hatta Taşgetiren’in FETÖ’cülükle suçlayanlar var.  FETÖ’cülükle suçlayanların Taşgetiren’in geldiği gibi bir İslamî câmiadan gelmediğini de biliyoruz. İlginç bir şekilde, bu olay bir şekilde –birçok olay olduğu gibi– FETÖ’yle pekâlâ irtibatlandırılmak isteniyor.
Buradan neyi görüyoruz? Burada aslında Türkiye’deki siyasî iktidarın ideolojik ve politik temelinin iyice çürümüş olduğunu, zemininin kaymış olduğunu, ideolojik ve politik anlamda kendini yeniden üretemediğini ve içeriden gelen eleştirilere karşı, itirazlara karşı söylenecek bir laf kalmadığı için bu kişiler hakkında da çok ciddi karalama kampanyalarıyla bu olayların geçiştirilmek istendiğini görüyoruz. Şimdi, Taşgetiren’i ben 85 yılından beri bilirim, tanışmamız biraz daha geç, ama Altınoluk dergisini çıkartan ekiptendi. Altınoluk, Türkiye’de Nakşıbendiliğin Erenköy cemaatinin yayın organıydı ve Erenköy cemaati şu anda AKP iktidarına destek veren önde gelen gruplardan birisi. Ama bir Mahmut Hoca, İsmail Ağa cemaati gibi ya da Menzil gibi çok ortaya çıkan bir cemaat değil; daha “elitist” bir cemaat olarak bilinir. Taşgetiren birçok durumda aslında bu câmia içerisinde bir tür vicdan sahibi insan olarak bilindi. Bazı yerlerde aslında şaşırtıcı bir şekilde bazı yanlışları savunduğu da oldu; ama kısa bir süre sonra bu yanlışlardan caydığını da, vicdanının sesini dinlediğini de şahsen görmüşlüğüm vardır. Dönem dönem siyasî iktidarın ya da bu çizginin, eleştiriden uzak savunuculuğunu yaptığı anlar da oldu; ama büyük bir çoğunlukla daha hakkaniyetli, vicdanlı ve adalet kavramını büyük ölçüde merkezine koyan bir yaklaşıma sahip oldu.
Bugünkü yazısına baktım, bugünkü yazısı Furkan Vakfı üzerine bir yazı. Furkan Vakfı ve Semra Kuytul’la sohbetlerinden hareketle yazılmış bir yazı. Biliyorsunuz, Alparslan Kuytul bir yıl yattıktan sonra tahliye oldu; ama taraftarlarına seslendiği ve seslenirken söyledikleri nedeniyle apar topar tekrar tutuklandı. Bunun üzerine birçok kişi sessiz kaldı, bazı sesini çıkaranlar da –bugünkü yazısında Taşgetiren’in bahsettiği gibi– “görüşlerine katılmasam da” diyerek onun hakkını savunma yoluna gittiler, bir tür önlem alarak bunu yapmaya çalıştılar. Benim gibi olayı dillendirenlere de laf etmeye çalışanlar oldu; halbuki bu tamamen bir gazetecinin görmesi gereken, hem haber değeri olan hem de analiz anlamında Türkiye’de İslamî hareketin şu andaki durumunu anlamamıza çok yarayan bir olaydı. Şimdi Taşgetiren’in yazısında altını çizdiğim çok yer var; oradan bazılarını okumak istiyorum. Mesela diyor ki: “İslamî câmia en büyük meydan okumayı adalet konusunda tutarlı olup olmamakta yaşıyor”. Haklı ve ben de burada uzun bir süredir Türkiye’de siyasî İslamcılığın iflâsının en temel göstergelerinden birisinin bu olduğunu tekrarlayıp duruyorum. “İktidar için zulme fetva verenler ve vermeyenler, alnı ak olanlarla olmayanlar biçiminde tasnif ediliyor insanlar” diyor. “Zulmü biliyoruz, görüyoruz ama susuyoruz. Susmamıza gerekçe üretmeye çalışıyoruz, içimize sinmese de. Bence yüreklerimize bakmamız lâzım” diyor. Bunu içeriden gelen –ki Taşgetiren’in değişik dönemlerde, kritik dönemlerde bu tür çıkışları olmuştu; bu da bunlardan sonuncusu– bir feryat olarak görmek lazım. Ama oradan tekrar yayınımızın başlığına dönecek olursak; bu aslında Ahmet Taşgetiren’in ve onun gibilerin dramı, çünkü bu feryadın karşılığının olmayacağını herhalde onlar da çok iyi biliyorlar, nâfile bir çıkış olduğunu görmek lâzım. Çünkü baktığımız zaman, olay artık birtakım ilkeler, değerler olayı olmaktan çıkmış; tamamen bir beka meselesine –iktidarın bekası meselesine devletin ve ülkenin bekası değil–; iktidarın bekası meselesine dönüşmüş durumda. Bugün değişik vesilelerle bunu eleştiren kişilerin, itiraz eden, “Yahu ne oluyoruz? Bakalım kendimize. Biz böyle miydik? Böyle mi olacaktık?” diye ses çıkarmaya çalışan kişilerin üzerine birtakım insanlar gözleri dönmüş bir şekilde saldırıyorlar ve tabii ki bu insanların önemli bir kısmı –adı olanların– önemli bir kısmının aslında İslam’la, İslamcılıkla vs. ile çok da fazla alâkaları yok.
Yani çok yakından tanıdığım isimler var, çok çok yakından tanıdığım isimler var ve bakıyorum bazen, “Ya bu ne zaman Ahmet Taşgetiren gibi birisini, İslamî hareketin içerisinden gelme, AKP iktidarı için her türlü şeyi göze almış birisini, AKP iktidarını savunma adına, Erdoğan iktidarını savunma adına, bu kişi Taşgetiren’e nasıl FETÖ’cü diyebilir?” diye hayretler içerisinde kaldığım insanlar var. Ama aslında hayretler içinde kaldığım sözün gelişi artık hayret etmek falan yok, artık bunları alıştık, Türkiye artık böyle her şeyiyle hayret edilecek bir ülke haline geldi ve hayret ede ede bu iş artık normal oldu, başka türlüsü olsa zaten şaşardık. Meydan büyük ölçüde, bu İslamî hareketin geldiği noktada, meydan yıllarca bu hareketi taşıyan insanlara değil; sonradan gelen, olayın ne olduğunu da doğru dürüst bilmeden gelen, ama küçük de olsa iktidardan kendilerine pay çıkarmaya çalışan insanlara kaldı. Tabii bu arada da, işte Ahmet Taşgetiren gibi hâlâ vicdanlarına, yüreklerine –kendi tâbiriyle– dayanarak akıl yürütmek, görüş beyan etmek isteyenler gerçek bir dram yaşıyor. Aslında bu Türkiye’nin dramı. Buradan nasıl çıkacağız? Açıkçası bilmiyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.04.2019 İktidar kibrine karşı “sakin güç”
09.04.2019 Erdoğan’dan peş peşe kritik stratejik hatalar
08.04.2019 Elveda kutuplaşma
08.04.2019 Erdoğan ne yapıp edip İstanbul’u alır mı?
05.04.2019 Adını koyalım: Yepyeni Türkiye
04.04.2019 Reisçinin reisçiye propagandası
03.04.2019 Yanlış soru: Erdoğan ne yapacak?
02.04.2019 Sakin olan kazanıyor
01.04.2019 25 yıl önce açılan sayfanın kapanışı
29.03.2019 31 Mart 2019: Kırgın, küskün ve kararsızların seçimi
10.04.2019 İktidar kibrine karşı “sakin güç”
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı