AKP iktidarında Türkiye’de İslamiyet’in durumu

29.11.2019 medyascope.tv
Read in English

29 Kasım 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün 6. Din Şûrası’nın kapanış oturumunda uzun bir konuşma yaptı. O konuşmada Türkiye’nin şu aşamada İslam dünyasındaki yerini ve İslam’ın Türkiye’deki konumunu bir şekilde ele aldı. 17 yıldır ülkeyi tek başına yöneten bir iktidar söz konusu; bunun başından itibaren Erdoğan var ve Erdoğan özellikle son 4-5 yılında tek başına yönetiyor. Yani bütün diğer güçlü isimlerin hepsi marjinalize olmuş durumda, tasfiye olmuş durumda — bir tek adam yönetimi var, otoriter bir yönetim var. Bakıyoruz, İslam dininin içerisinden konuşan Erdoğan’ın 17 yılın bilançosu anlamında söyleyebileceği hiçbir şey yok. Konuşmasına baktım: İslam dünyasının yaşadığı sorunlar, Türkiye’nin yaşadığı sorunlar, Türkiye’de gençlerin özellikle dinden uzaklaştığı yolundaki birtakım gözlemler ve kaygılar ve Alevilik üzerine –birazdan ele alacağım– ettiği birtakım klişe sözler dışında pek bir şey yok. Yani 17 yıl boyunca Türkiye’de İslamî hareketin içerisinden gelen insanların bu konuyu sürekli gündemde tutmuş olmalarına rağmen, geride hemen hemen hiçbir şey bırakabilmiş değiller; hâlâ iktidardalar, ama önümüzdeki döneme yönelik olarak da pek bir şey yapabilmiş değiller. Örneğin İslam dünyasının üzerine ölü toprağı serpilmiş olduğunu söylüyor — bu çok eskiden beri söylenen bir şeydir:“Biz bu konuda çok büyük mücadeleler verdik, sadece konuşmak karar almak değil; hayata da geçirme yolunda” diyor, ama ortada pek bir şey yok. Ardından, “mesela şunu yaptık, mesela bunu yaptık” diyemiyor. Şu anda İslam dünyasına yönelik olarak Türkiye’yi yönetenlerin dile getirebilecekleri hususlar Diyanet İşleri tarafından ya da Diyanet Vakfı tarafından ya da Maarif Vakfı tarafından açılmış olan birtakım binalar –başta cami olmak üzere– dışında çok bir şey yok, pek olacağa da benzemiyor açıkçası. Türkiye’de de İmam-Hatip liselerinin sayıları artıyor, öğrenci sayısı da diyor; ama kalitesi konusunda çok ciddi şüpheler var ve nitekim Milli Eğitim Bakanlığı İmam-Hatip liselerinin kalitesini artırmak için de yeni ek bütçeler aktarıyor. Sosyal medyada İslam adına konuşan çok sayıda insan var, ama bu insanların çoğu seviye anlamında çok yüzeyseller, toplasan bir kişi etmeyecek çok sayıda fetva veren insan söz konusu, vs..17 yılın sonucu tam anlamıyla bir fiyasko. 
Türkiye’de, AKP iktidarı döneminde dindarların, İslamiyet’in önü her anlamda –özellikle Sünni İslam’ın tabii, Alevi İslam’ın kesinlikle değil– kapılar sonuna kadar açıldı; ama bu kapıdan çok fazla insan girmedi ya da girenler o kapıyı açanların istediği gibi çıkmıyor o kapıdan; hepsi değilse bile bir kısmı — ki Erdoğan burada söylüyor: “İstikbalimizin teminatı olarak baktığımız evlatlarımızın çoğu Batı menşeli, Batılı zihin ürünü, sapkın akımlar karşısında ne yazık ki savunmasız kalıyor” diyor. Burada “evlatlarımız” derken genel olarak Türkiye’deki gençleri, ama özel olarak da dindar ailelerin çocuklarını kastediyor olması lâzım. Çünkü –daha önce burada defalarca ele aldık– özelliklerinden dindar ailelerin çocuklarında yeni kuşaklarda deizm –yani din olmadan bir Allah inancı diye özetleyebiliriz– ya da ateizm –Tanrı inancını da reddetme– gibi akımların çok hızla geliştiği söyleniyor, çok sayıda insanın son dönemde dinle olan ilişkisini azalttığı ya da arasına mesafe koyduğu ya da görünüşte birtakım pratikleri yapar görülmekle beraber aslında inanç anlamında çok soğuduğu yolunda birtakım araştırmalar ve gözlemler de var — ben şahsen kişisel olarak da bunu çok ciddi bir şekilde gözlemliyorum. Bunun değişik değişik tezahürleri var –başörtüsü meselesinde daha önce de ele almıştık– mesela başını açan kadınlar ve bu kadınların artık daha açık bir şekilde kendilerini dile getirmesi var. 
Bütün bunları nasıl yorumlamak lâzım? Aslında bundan tam iki yıl önce “Din elden gidiyor” diye bir yayın yapmıştım burada –onun notları önümde–, orada söylediğim şeyler aynen devam ediyor, daha güçlü bir şekilde devam ediyor. Mesela, ülkeyi yönetenlerden rahatsız olanların siyasî iktidarın kendini dinle beraber anlatmasına bağlı olarak dini de sorgulaması… Dolayısıyla AKP’nin kaybı ya da Erdoğan’ın kaybı Türkiye’de İslamiyet’in de kaybı gibi oluyor. İslamiyet’in kazancı oluyor mu? Çok emin değilim, ama kayıplarını çok kolaylıkla İslamiyet’le eşleştirebiliyor insanlar. Önemli ve değişmeyen bir husus: Devlet eliyle dindarlaşma projesinin aslında tutmasının çok da mümkün olmadığı. Öteden beri İslam ülkelerinde İslamî hareketi çalışan araştırmacılar –özellikle sosyologlar, antropologlar, bir anlamda da siyasetbilimciler–genellikle bu konuyu ele alırken şöyle bir kavramsallaştırma yaparlar — en azından 90’lı yılların başlarında çok vardı, hâlâ var mı çok emin değilim: Bir aşağıdan yukarıya İslamîleşme, bir de yukarıdan aşağı İslamîleşme. Aşağıdan yukarıya İslamîleşme genellikle otoriter-totaliter rejimlerde –kimi durumlarda da demokratik rejimlerde– dindar insanların merkeze yürüyüşü ve bu anlamda da çok büyük bir mobilizasyon, hareketlilik ve dinamik bir hareket. Aynı zamanda da merkeze yönelik eleştiriyi içeren ve özellikle gençler, kadınlar açısından cazibesi olan bir hareket. Aşağıdan yukarıya İslamîleşme olayını Arap dünyasında, Asya’da çok yaşadık, Afrika’da yer yer oldu, Türkiye’de de buna benzer olaylar özellikle 80’lerin ortalarından itibaren yaşandı. Kimi zaman cemaatler, kimi zaman gruplar, kimi zaman karizmatik birtakım isimler etrafında; bazı durumlarda siyasî partiler aracılığıyla yaşanan bir husus bu — Türkiye buna çok yakından tanık oldu. Bir de yukarıdan aşağıya İslamîleşme denen husus var. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi tabii ki İran; ama aynı zamanda resmî ideoloji olarak Vahhabiliği benimseyen Körfez ülkelerinde, bir dönem –özellikle Pakistan’da– gördüğümüz bir olay. Bunların hemen hemen hepsi başarısızlıkla sonuçlandı; yani rejimler hâlâ duruyorlar belki, ama insanların böyle devlet eliyle İslamîleştirilmesi olayı tutmuyor. Şöyle bir şey oluyor yalnız: Devlet eliyle İslamîleştirme aslında toplumu denetim altına almanın bir aracı olarak kullanılıyor; “insanlar İslamîleşmiyor, devlet İslamîleşiyor”, ama sonuç olarak bireylere baktığımız zaman dine bağlılık çok da yüksek olmuyor, en çarpıcı örnek herhalde bu noktada İran’dır. Onca zamandan beri hâlâ İran’da, özellikle Devrim’den çok sonra doğmuş gençlerde İslamiyet’e bağlılık konusunda çok ciddi soru işaretleri var. 
Türkiye’de yaşanan olayın bir başka boyutu, aslında İslam denince akla gelen –tabii ki partiyi söyledik, siyasetçileri söyledik– bir de gruplar, cemaatler var. Cemaatler deyince,yıllarca Türkiye’de bir Fethullah Gülen tahakkümü gördük. Fethullahçılık devletin de AKP iktidarının da –hatırlanacaktır, Erdoğan “Ne istediler de vermedik?” demişti– izniyle, onayıyla ve teşvikiyle özellikle toplumsal alandaki İslamîleşmenin bir tür merkezi haline geldi. Kültür, medya, hatta ekonomi alanlarını da AKP iktidarının büyük ölçüde Fethullahçılara teslim ettiğini biliyoruz, devleti de teslim ettiğini biliyoruz. Ama sonunda bu ittifak bir süre sonra bitti ve bir savaşa dönüştü. Siyasal İslam’ın merkeziyle toplumsal İslam’ın merkezi arasında, kıran kırana –darbe girişimlerinin de olduğu– bir savaşa tanık olduk — savaş dememin sebebi: Ölenler de var. Bu savaş sonuç olarak Türkiye’de çok geniş bir kesimin hem İslam’ın siyasî anlamda temsili iddiasındaki kişi ve yapılara hem de toplumsal anlamdaki temsilcisi gibi iddialı kişi ve yapılara karşı mesafe koymasına neden oldu, toplumda çok ciddi bir kırılma yaşattı. Buna hemen bugün görmek mümkün olmayabilir, ama artık Türkiye’de herhangi bir İslamî cemaat adına insanlardan okul açmak, Kur’an kursu açmak vs.ya da öğrencilere burs vermek gibi konularda para toplamak gibi hususların eskisi kadar kolay olmayacağını herhalde kestirebiliriz. Çünkü olay, bütün bu Fethullahçılığın zamanında yaptıklarının hepsinin, daha sonra yine İslamî iddialı bir iktidar tarafından kriminalize edilmiş olması işin rengini çok değiştirdi. Bu savaş, kazananı olmayan bir savaş ve bu savaşın sonucunda her iki taraf da kaybetti; sadece bu tarafların değil İslam dininin de kaybettiği bir savaş oldu bu ve olmaya da devam ediyor. Şöyle bir olay söz konusu olmadı:İktidarla Fethullahçılık arasındaki savaşın dışında kalıp, etkili bir şekilde “İşte biz gerçek İslam’ız, İslam’ın gerçek yorumunu dile getiriyoruz” diyebilen ve bu anlamda da bu savaşın doğurduğu boşluğu doldurabilen bir yapı da çıkmadı. Ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım; bu tür gerginliklerden, savaşlardan en çok istifade edenler Erdoğan’ın dediği gibi –Batı kökenli sapık vs. diye tanımlıyor– akımlar kadar, bir diğeri de “cihadcı” diye tanımlanan –son dönemde kullanılan bir tabir– radikal İslam yorumları da bundan çok ciddi bir şekilde istifade etti. 
Bir diğer husus: İslam’ın temsilcisi gibi görülen kişiler, ekranlara çıkan, tweet atan, Facebook’larda video paylaşan kişilere bakıyoruz. Özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden çok geri yorumları pazarlamaya çalışıyorlar. Böyle bir olay var ve bunun da getirdiği çok büyük bir soğuma olayı var. Bunun yerine devlet, AKP iktidarı bu tür yapılara karşı ciddi bir tavır almıyor, alması beklenen Diyanet’in yaptığı sade suya tirit açıklamalar. En son Diyanet, birtakım İslamî iddialı grupların şeffaf olması gerektiğini söylemiş. Çok doğru bir önerme; ama öncelikle Diyanet’in kendisi şeffaf olmadığı için,mesela o bütçenin nereye nasıl harcandığını kamuoyuna anlatmadığı için, ayakları havada bir iddia olarak çıkıyor. Diyanet de zaten –özellikle son dönemde– “Aman iktidar bana bir şey yapmasın” diye tamamen iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde düşük profilli bir seyir izliyor. Yani o kadar parayı almasına rağmen 17 yıldır Diyanet’in, AKP ve Erdoğan’ın beklediği gibi toplumun İslamîleştirilmesine katkısı yok. Aslında şöyle bir sorun var: Türkiye toplumu yeterince dindar bir toplum, yani Türkiye toplumunun dindarlığı konusunda çok büyük bir sorun yoktu; ama devletler İslamîleştirme iddiasıyla ortaya çıktığı zaman, var olan dindarlıkta da azalma olabiliyor ve benim görüşüm bu yönde. 
Burada toparlayacak olursak: 17 yılda ne oldu? Bir kere o muhalif iddia ortadan kalktı, mağduriyet durumu ortadan kalktı –her ne kadar ufak tefek şeylerden yine bir mağduriyet devşirmeye çalışılsa da böyle bir şey yok– ve en önemlisi,rahmetli Şerif Mardin Hoca’nın çok sevdiğim bir sözü vardır:“Efsun” kavramı. O da yine hayatta olmayan Cezayir asıllı Fransız İslam düşünürü Muhammed Arkoun’a referansı verirdi. İslamiyet’in içerisindeki efsun, dinin, Kur’an-ı Kerim’in içerisindeki efsun; yani tam açıklanamayan, insanları cezbeden yönü olduğu müddetçe insanlar dine doğru yöneliyorlar diye özetleyebiliriz. AKP iktidarı bence Türkiye Cumhuriyeti’nde İslamiyet’in içerisinde iyi-kötü var olan, insanları bir ölçüde cezbedebilen o efsunu büyük ölçüde yok etti. Şimdi Erdoğan’dan bazı sözler almak istiyorum. Erdoğan bir yerde bir İslam âlimi gibi din ve dünya ilişkisini şöyle yorumluyor: 
“Bir Müslüman dinini hayatın şartlarına göre değil; hayatını inancının esaslarına göre uyarlamakla mükelleftir. Şayet insan inandığı gibi yaşamazsa, bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlar. Din, kişinin hayatına nüfuz etmezse, kişi zamanla yapıp ettiklerini dinleştirme yanlışına düşer. Bunun için İslam bize göre değil; biz İslam’a göre hareket edeceğiz.”
Bunlar çok iddialı laflar, ama AKP iktidarının 17 yıllık bilançosunun böyle olduğu asla söylenemez. Eğer AKP iktidarının bilançosu gerçekten İslam’a göre hareket edilerek ortaya çıkmış bir şeyse, zaten o dinin durumunun bayağı bir hazin olacağını görmek lâzım. Laf olarak bunları söylemek çok kolay; ancak yaşananlara baktığımız zaman, bu konuda yıllardır kendince araştıran bir gazeteci olarak, ilk okumaya başladığım andan itibaren İslamcılığın en büyük iddiası adalettir ve Türkiye’de de en olmayan şey şu anda adalet. 
Son olarak Alevilik meselesine de değinmek istiyorum: Erdoğan, “Bizde kesinlikle mezhep ayrımı yok” diyor, bence var. Türkiye’de Alevilerin oranına göre, devletteki temsiliyetleriyle nüfustaki oranlarını kıyasladığınız zaman Alevilerin aleyhine çok büyük bir dengesizlik var. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı 17 yıllık süre içerisinde bir dönem Alevilere yönelik bir açılım yapacağını söyledi, hemen hemen hiçbir şey yapmadı. Bunu yapmamanın da gerekçesi olarak Alevilerin kendi içerisinde farklı eğilimlere sahip olmasını gösterdi. Erdoğan’ın kafasında hep söylediği bir cümle vardır — il başkanlığı zamanından, belediye başkanlığı zamandan beri söylediği: “Alevilik eğer Hz. Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim” der. Alevilik Hz. Ali’yi sevmek falan değildir; tabii ki Hz. Ali’yi sevmektir ama Hz. Ali’yi sevmekle belki başlayan bir şeydir, ama onun dışında çok ciddi bir tarihselliktir, bir düşüncedir, ritüellerdir vs. ve bu anlamda da Sünnilikten farklıdır, özellikle Türkiye Sünniliğinden farklıdır. Dolayısıyla Alevilik “Hz. Ali’yi sevmek” olarak anlatılamaz. Diğer yandan Alevilik içerisinde benim bildiğim çok dar bir grup tarafından seslendirilen fantezi gibi kalmış olan “Alisiz Alevilik” önermesini Erdoğan alabildiğine abartır ve bunu da Türkiye’de Alevilere yönelik devletin açılım yapmamasının bahanesi olarak kullanır. Dünkü konuşmasında yine bunu söylemiş; Alisiz Alevilik, sanki Aleviliğin Türkiye’de en öne çıkan unsuruymuş gibi ve dış kaynaklı bir akım olarak resmetmiş ve burada –ya medyanın gözünden kaçtı ya da görmezden geldiler– çok ciddi bir suçlama var: 
“Açık ve net söylüyorum, Alman devleti Alisiz Aleviliğe çok ciddi bedeller ödemek suretiyle İslam dünyasında –özellikle de ülkemizde– bir bölünmenin tohumunu ekmek istiyor.” 
Bu çok büyük bir suçlama: Alisiz Alevilik diye bir şey var, Alman devleti buraya çok büyük paralar akıtıyor, böylece İslam dünyasını ve özellikle de Türkiye’yi bölmek istiyor. Bu çok ciddi bir iddia, çok ciddi bir suçlama ve bu suçlamanın birtakım gereklerinin olması lâzım, öyle bir gereği en azından gözümüzün önünde görmüyoruz. Sonuçta Alevilik bir anlamda dış güçlerin oyununa gelen insanlar gibi resmedilerek hak talepleri, kimliklerini kendi istedikleri gibi yaşama taleplerine engel çıkarılmasa bile –ki engel çıkarıldığı durumlar da olabilir– ama devlet tarafından bir pozitif ayrımcılığa kesinlikle ve kesinlikle tutulmuyorlar. Mesela baktığımız zaman, diyelim ki Sünni İslamî vakıflara AKP’li belediyelerin ve devletin değişik kuruluşlarının sunduğu imkânlarla Alevi kuruluşlara sunduğu imkânlar arasında bir kıyaslama yapılsa, herhalde çok büyük, dağlar gibi fark olduğu görülecektir. Benim bildiğim Alevilerin ezici bir çoğunluğu kendi yağlarıyla kavrulmak durumundalar ve bu anlamda da çok ciddi sorunlar yaşıyorlar. Öte yandan Türkiye’deki birtakım Sünni cemaatler, devletin ve bazı siyasî iktidardan olan –geçmiş dönemde özellikle İstanbul gibi ve başka şehirlerde– büyükşehir belediyelerinin geniş imkânları sayesinde alabildiğine cömertçe imkânlarla donatılmışlardı. Dolayısıyla Türkiye’de bir yanda Sünni İslam’ın –ki ülkenin çoğunluğu oluşturuyor, malum– daha güçlü olduğu, daha güçlü çıktığı bir 17 yıl değil bu; büyük ölçüde gücünden, çekiciliğinden kaybetmiş bir Sünni İslam var. Öte yandan da kendi kaderine terk edilmiş ve önü hiç de açılmamış bir Alevilik söz konusu. Böyle bir toplumda, böyle bir ülkede eğer gençler –özellikle Sünni dindar ailelerin çocukları–İslamiyet dışında birtakım inançlara ya da inançsızlıklara yöneliyorsa, herhalde bunun sorumlusu öncelikle bu çocuklar hiç değil; eğer bu bir yanlış bir şeyse –ki insanlar özgürdür, istediği yerde istediği şekilde inanırlar, ama Erdoğan bunu bir suç gibi, bir kabahat gibi görüyor– bunun sorumlusu özellikle ülkeyi yönetenlerdir ve ülkeyi yönetenlerin teşvik ettiği birtakım dinî temsil iddialı kişi, kurum ve cemaatlerdir.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
17.09.2020 İktidarın tabipleri hedef almasının nedenleri ve anlamı
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
07.09.2020 Selahattin Demirtaş’ın farkı
05.09.2020 Tarikat Sorunu : Çözüm Yasakçı Olmayan Laiklik
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı