AK Parti oylarının geleceği: MetroPoll Araştırma Genel Müdürü Özer Sencar ile söyleşi

09.06.2020 medyascope.tv

9 Haziran 2020’de medyascope.tv'de Özer Sencar ile yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün konuğum MetroPoll Araştırma Genel Müdürü Özer Sencar. Özer Bey, merhaba, uzun zaman oldu sizi ağırlamayalı. Çok keyifli sohbetlerimiz olmuştu daha önce, tekrar kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Özer Sencar: Teşekkür ederim.

Çakır: MetroPoll olarak Türkiye’nin nabzını tutmaya devam ediyorsunuz ve yaptığınız araştırmaları her ay aboneleriniz yolluyorsunuz. Bir kısmını da kamuoyuyla paylaşıyorsunuz. Mayıs ayı itibariyle yaptığınız, siyasetçilerin beğeni oranlarıyla ilgili araştırmanızın çok ilginç sonuçları olduğunu biliyoruz. Hatta Süleyman Soylu’nun bu listede 3. sıraya yükselmiş olmasını da burada Murat Yetkin https://medyascope.tv/2020/06/04/turkiyede-siyasetin-yeni-normalleri-rusen-cakir-ve-murat-yetkin-tartisiyor/ ve Ünsal Ünlü https://medyascope.tv/2020/06/02/yeni-partiler-elestiri-ve-ozelestiri-rusen-cakir-ve-unsal-unlu-tartisiyor/ ile yaptığımız yayınlarda tartıştık. Sosyal medya paylaşımlarınızda, en son Mayıs ayında yaptığınız araştırmada, seçmen tercihleri konusunda Adalet ve Kalkınma Partisi ile ilgili, 18 yılın sonunda ilk defa çok çarpıcı bir rakama ulaştığınızı söylemiştiniz. Bunu anlatır mısınız?
Sencar: Sizin de söylediğiniz gibi, 2005 yılının Ocak ayından beri her ay, “Türkiye’nin Nabzı” adı altında araştırmalarımızı sürdürüyoruz. Dolayısıyla, partilerin, “Kararsızlar” dağıtılmadan önceki ham oylarını, grafik olarak görebilecek durumdayız. 15 yıldan beri, ama genel olarak 18 yıldan beri ilk defa, AK Parti’nin, “Kararsızlar” dağıtılmadan önceki oy oranı 30,7 ile en düşük noktaya ulaştı. Son 3 aydaki oyları, yüzde 33’ten, 32’ye, oradan da 30,7’ye düştü. Bu ilk defa rastladığımız bir şey. 2005 yılından beri hiç görmemiştik. Zaten seçime girdiğinden beri de oyları hiç bu kadar düşmemişti. Gerçi diğer partiler açısından bakarsak, bu 30,7 oldukça yüksek bir oran. Ama AK Parti’nin kendi içinde baktığımız zaman ciddi bir oy kaybı söz konusu. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: AK Parti’nin kendi dindar ve muhafazakâr seçmeninden bir kısmı “Kararsızlar”a doğru kayıyor. Ama bu “Kararsızlar”a kayan seçmenler, bir başka yere gitmiyor; orada birikiyor.

Çakır: Bunu ayrıca konuşacağız, ama şunu sormak istiyorum: Siz 15 yıldır araştırma yapıyorsunuz ve şu anda AK Parti’nin oy oranını yüzde 30,7 buldunuz. Hafıza tazelemek için soruyorum. “Kararsızlar” dağıtılmadan, AK Parti’nin en parlak dönemlerinde rakamlar neydi, kolaylıkla söyleyebileceğiniz bir şeyler var mı elinizde?
Sencar: Tabii. Temmuz ve Ağustos 2016’da, “Kararsızlar” dağıtılmadan oy oranı yüzde 50,4’e çıkmış. Mayıs 2017’de, yüzde 47, Temmuz 2018’de yüzde 44 olmuş. Ancak, Temmuz 2018’den sonra, AK Parti’nin ham oyları yüzde 33-35 bandına yerleşmiş. Yani neredeyse 22 aydır AK Parti’nin oyları 33-35 bandında seyretmiş. Son 3 ayda da, 33,9’dan 32,8’e ve 30,7’ye inmiş.

Çakır: Burada aritmetik çok önemli olduğu için soruyorum. Çünkü öyle bir sistem getirdi ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, Meclis’in fonksiyonu azaldı; iş Cumhurbaşkanı’nda kilitleniyor. Bir de, Cumhurbaşkanı seçilme şartı için yüzde 50+1 barajı var ortada. Sizin yaptığınız bu araştırmalara göre, AK Parti ve MHP ittifakı, “Kararsızlar”ı da katarak, yüzde 50 +1 oya yetişebiliyor mu?
Sencar: “Kararsızlar”ı katarak bu hesabı yapmak mümkün değil şu anda. Çünkü “Kararsızlar”ın ne olacağı belli değil; bir kısmı geriye mi dönecek, yoksa sandığa mı gitmeyecek? Sandığa gitmediği zamanı da gördük: 23 Haziran İstanbul seçiminde, ciddi miktarda AK Parti seçmeni sandığa gitmedi. Dolayısıyla onların ne yapacağını bilmiyoruz. Ama şunu söyleyebilirim. Bugün itibariyle, AK Parti-MHP oyları, yani Cumhur İttifakı’nın oyları yüzde 45-46 bandında.

Çakır: Siz araştırmalarınızda hem ekonomiyi hem temel sorunları soruyorsunuz ve bunları cinsiyete, parti tercihlerine göre de değerlendiriyorsunuz. Sizin bulgularınıza göre, AK Parti’deki bu görünür, bâriz gerilemenin temel kaynağı nedir? Tekil olaylar mı, ekonomi mi? Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Sencar: Partilerin oy kaybını bir tek sebebe bağlamak mümkün değil. Kümülatif olarak pek çok olay üst üste gelir ve bir gün insanların direnci kırılır. İnsanlar beğenmedikleri bir faktörle tavır değiştirmez; birçok olay üst üste gelir ve insanlar tavır değiştirmeye başlarlar. Dolayısıyla, 18 yıllık iktidar süresince, insanların beğendiği icraatların yanında, beğenilmeyen, desteklenmeyen icraatlar da söz konusudur. Normal şartlarda bütün demokratik ülkelerde 18 yıl, gitme zamanının çoktan geldiğini gösterir. Birçok olay insanları bu noktaya getirmiştir; ama bence birinci faktör, belki ikinci, üçüncü faktör, geçim sıkıntısı, yani ekonomik faktörlerdir. Bizim halkımız, genellikle demokratik sıkıntıları; hürriyetleri, hukuk devleti sorunlarını, ekonomisi iyi olduğu sürece pek umursamaz. Çünkü bizim geleneğimizde, devlet ve güçlü iktidara karşı daima bir sempati, bir hoşgörü vardır. Ne zaman ekonomi kötü gitmeye başlar, o zaman insanlar iktidarın kusurlarını görmeye başlarlar. Şimdiye kadar her ay “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorduğumuzda, hukuk devleti sorunu, demokrasi sorunu, özgürlükler sorunu yüzde 1, yüzde 2’nin üzerine çıkmıyor. Ama ekonomi sorunu yüzde 55, yüzde 60, yüzde 65 çıkıyor. Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İnsanların fikir değiştirmesinde birçok faktör etkilidir. Ama asıl kırıcı faktör ekonomidir.

Çakır: Sizin son araştırmanızda özel olarak dikkatimi çeken, “terör” meselesinin yüzde 1, belki yüzde 0 noktalarına gelmiş olması. Ama diğer yandan, iktidar ortakları, AKP ve MHP, bir beka meselesi üzerinden sürekli bir terör tehdidi algısını dile getiriyorlar. Burada büyük bir uyuşmazlık yok mu? Sizin bulgularınıza göre, terör meselesi insanların gündeminde çok yer almıyor anlaşılan. 31 Mart öncesinde de böyle olmuştu biliyorsunuz: İktidar burada stratejik bir hata mı yapıyor, yoksa insanların gündemini bir şekilde değiştirme çabası mı var?
Sencar: Öğrenilmiş bir hata bu. Daha önceki yıllarda, beka ve terör meselesi işe yarayan bir argümandı. Ama son yıllarda bu argümanın hiçbir işe yaramadığını ölçümlerimizde görüyoruz: İktidar bu konuda hata yapıyor; bu argümanı terk etmesi gerekir. Bana sorsalar bu argümanı kullanmamalarını tavsiye ederim, çünkü hiçbir karşılığı yok. Şu anda terör diye bir olay kalmadı Türkiye’de. Çok küçük olaylar var. Dünyanın her tarafında bu tip olaylar olabilir. Dolayısıyla, terör alıcısı olmayan bir maldır; iktidar terörü, bekayı kullanarak yanlış yapıyor.

Çakır: Ama burada söylenen şu: İktidar, ekonomideki sorunları çözemediği için gündemi değiştirmek istiyor. Erbakan’ın meşhur “suni gündem” lâfı gibi, burada da iktidar en çok terör meselesine başvuruyor. Şimdi de gündemde Ayasofya’nın ibadete açılması hususu var. İktidar seçmeninin dinamizmini tutabilmesi için ekonomi konusunda ne yapabilir?
Sencar: Ekonomi çözülmesi gereken bir problem olarak duruyor ortada. Büyük bir borç kütlesi var; şirketlerin ve devletin dış borcu var, bunun çözülmesi lâzım. Bunun çözülebilmesi için de dışarıdan ciddi miktarda ucuz kredi bulması lâzım. Bunu şu anda bulamıyor. Bulsa da, medyada okuduğumuz kadarıyla bulduğu borçların faizi yüzde 7 civarında. Doları yüzde 7 faizle alabiliyorlar. Dolayısıyla ekonomiyi çözemiyorlar. Ekonomiyi çözemediğiniz zaman, her iktidarın başvuracağı şey, değişik gündemler ortaya çıkararak bunun unutulmasını denemektir; insanların bunu düşünmesini, hissetmesini önlemektir. Ama şu anda ekonomi o kadar can yakıcı ki, diğer sosyal ve siyasî faktörler ekonominin acıtıcı etkisini önleyecek durumda değil.

Çakır: O zaman bir çaresizlik hâli söz konusu.
Sencar: Evet. Ben çaresizlik olduğunu düşünüyorum. Mesela, geçtiğimiz sonbaharda Suriye’ye bir operasyon yapıldı. O operasyonun etkisi 2 puan oldu; AK Parti’nin ham oyu yüzde 33’ten, yüzde 35’e çıktı. Ve 1 ay sonra yüzde 34’e indi. Yani 1 aylık süre içinde normale intikal etti. Şimdi Ayasofya meselesini gündeme getiriyorlar. 10 yıl, 20 yıl önce dindar kesimlerde Ayasofya önemli bir olaydı. Ben Ayasofya meselesinin de işe yarar bir argüman olacağı kanaatinde değilim. Ayasofya açılsa, tamamen camiye dönüştürülse bile, artık istenen sonucu verebilecek alet olmaktan çıktı. Ekonomiyi düzeltmezlerse, hangi argümanı getirirlerse getirsinler, şu anda ekonomiyi unutturacak kadar güçlü bir argüman bulamayacaklar.

Çakır: Özer Bey, son genel seçimle ilgili sizinle sohbet ettiğimizi hatırlıyorum, ama yayın yapamamıştık. O seçimde İYİ Parti çıktı ve MHP tabanından epeyce oy aldı. Ama MHP’nin oylarında da çok büyük bir aşınma olmadı. O seçimde, MHP’nin oylarının bir kısmının İYİ Parti’ye, AK Parti oylarının bir kısmının da MHP’yi gittiği söylenmişti. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? AK Parti tabanından MHP’ye doğru oy kaymasının hâlâ sürdüğü söylenebilir mi?
Sencar: 24 Haziran 2018 seçimlerinde AK Parti’nin oyu, resmî sonuçlara göre yüzde 42 küsur. Mayıs ayında yaptığımız araştırmaya göre, yüzde 20,7’lik “Kararsız” kitlenin yüzde 29’u, 24 Haziran seçimlerinde AK Parti’ye oy vermiş kişiler. Bu yaklaşık 6 puan ediyor. Yani, şu anda kararsız, cevapsız, “protesto oyu vereceğim” diyenlerin 6 puanı, AK Parti kökenli seçmendir. O seçimlerde, MHP’den İYİ Parti’ye 4 puanlık bir oy kayması oldu. Ama eskiden MHP’li, ülkücü tandanslı seçmenler, AK Parti içindeyken MHP’ye doğru hareket ettiler; AK Parti’den MHP’ye 4 puan, MHP’den de İYİ Parti’ye 4 puan geçti. AK Parti’den MHP’ye giden o 4 puan hâlâ orada, geri dönmedi. Dolayısıyla şu anda AK Parti içerisindeki “Kararsızlar”ın oranı 6 puan. 4 puanı MHP’de. 1,5 puan da yeni kurulan DEVA Partisi ve Gelecek Partisi içerisinde. Yani MHP’ye gidenler geri gelmedi. “Kararsızlar” orada duruyor, henüz geri gitmiyorlar. 1,5 puan da yeni iki partide. Dolayısıyla AK Parti’nin şu andaki oyu yüzde 31.

Çakır: Yeni partiler konusundan devam edelim. Bu iki yeni parti, özellikle DEVA Partisi, sosyal medyada belli bir ilgi gördü. Hatta Cumhurbaşkanı’nı da rahatsız edecek boyutlarda bir ilgi gördü, özellikle YouTube yayınları. Çünkü –kısmen Fox TV’yi de saymazsak–, büyük medya çok açık değil. Sizin de şimdi söylediğiniz bütün o rakamlar, 1 puan, 0,5 puan, 0,7 puan şeklinde. DEVA ve Gelecek partisi, bu rakamların ötesine gidebilecek potansiyele sahipler mi? Bunu ölçmek için henüz erken mi? Yoksa bu rakamlar, bu partilerin aslında çok da geleceği olmayacağını mı düşündürtüyor?
Sencar: Müneccimlik yapmayalım; ama DEVA Partisi ve Gelecek Partisi kurulmadan evvel, yani 1 sene önce bu zamanlarda, “Bu Pazar seçim olsa, Ali Babacan’ın kuracağı partiye oy verir misiniz?” diye sorduğumuzda, 3,5 puanı gördük biz. Ali Babacan’ın partisi 3,5 puan, Davutoğlu’nun partisi ise 3 puandı. Kamuoyuyla paylaşmadık, ama ölçtük bunu. Parti kurma süreçleri uzadıkça, 0,5’e kadar düştü puanları ve yukarı çıkamadı. Şu anda, Mayıs ayı araştırmamıza göre, “Kararsızlar” dağıtılmadan iki partinin oyu 1,3. İkisinin de 1,3 oyu var. Normal şartlar altında bu rakamın küçük olduğu kanaatindeyim; daha yüksek bir yere gelmiş olması gerekirdi. Bu kadar ekonomik ve siyasal sorunun olduğu bir yerde, potansiyeli yüksek partilerin bir şeyler üretmesi, oy kazanması gerekirdi. Ama gördüğüm kadarıyla, ana oy stoku AK Parti’dedir; hâlâ yüzde 31’lik ciddi bir oyu var. AK Parti’den DEVA Partisi’ne 0,2 puan, Gelecek Partisi’ne de 1 puanlık oy kayıyor. Yani AK Parti kitlesinden bu iki partiye doğru akan bir şey yok. DEVA Partisi, daha çok diğer partilerden alıyor. Gelecek Partisi ise, AK Parti ve İYİ Parti’den alıyor. Dolayısıyla, bu iki partinin de zannedildiği gibi yüksek bir potansiyeli olmadığını düşünüyorum. En azından şu anda böyle bir potansiyel görmüyorum. Çünkü CHP’den bu iki partiye geçecek seçmen sayısı kısıtlıdır.

Çakır: Sizin bulgularınıza baktığımız zaman en çarpıcı husus şu: Kimse yükselmiyor.
Sencar: Asıl içler acısı olan, normalde 18 yıl, güçlü bir iktidar için bile iktidarın sonlanacağı bir süreçtir. Dünyanın her tarafında bu böyledir. 18 yıl dayanan bir iktidar müthiş bir başarı hikâyesi üretmiştir ve normalde iktidarı terk eder. Peki, yüzde 50’den yüzde 30’a düşen AK Parti niye terk etmiyor?  Oyları yüzde 50’den, yüzde 30’a düşüyor ama muhalefet partilerinin oyu da artmıyor. Türkiye’de ciddi bir ekonomik sorun var. Siyasal sorun olarak ise en büyük sorun, muhalefetin kısırlığı; seçmene bir şey anlatamaması, seçmenden oy isteyememesi ve seçmeni ikna edememesi. Türkiye’de siyasetteki en büyük sorun, muhalefetin yokluğu.

Çakır: 31 Mart değişik bir parantez oldu ama. Yerel seçimde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi büyükşehirler muhalefetin eline geçti. Siz “Bu bir parantezdi ve kapandı” mı diyorsunuz?
Sencar: Hayır, kapanmamış olabilir. Muhalefet yine aynı ustalığı gösterebilirse, böyle bir kazanç kapısı açık. Ancak şunu unutmayalım: 31 Mart’ta ve 23 Haziran’da muhalefet kazanmadı. İktidar kaybetti. Bunu söylemek muhalefet partileri açısından biraz rahatsız edici oluyor, ama kendileri de bilsinler. Muhalefet kazanmadı. İktidar kaybetti. Bu çok önemli bir şey. Muhalefetin kazanması ile iktidarın kaybetmesi çok farklı şeyler.

Çakır: Muhalefet demişken, sizin yakından bildiğinizi tahmin ettiğim İYİ Parti hakkında sormak istiyorum. İYİ Parti’nin ilk çıkışı MHP’den koparak oldu. Merkez sağ partisi olma iddiasıyla çıktı ve o günden bugüne de bayağı bir seçim gördü. Meral Akşener partisinin cumhurbaşkanı adayı oldu. Seçime ittifak halinde girdiler, arkasından yerel seçime girdiler. Yerel seçimde CHP’ye kazandırdılar, ama kendileri bir il belediyesi kazanamadı. Bir de şimdi özellikle DEVA Partisi’nin, merkez sağ ya da merkez iddialı bir parti olarak, bir anlamda İYİ Parti’ye meydan okuduğu söylenebilir. İYİ Parti potansiyel olarak, ideolojik olarak, seçmen tabanı olarak şu anda nasıl bir yerde duruyor? Mesela, AK Parti’den kararsız olan kesimleri çekebilme, MHP’den yeni oylar seçip çekebilme, hatta CHP’den çekebilme potansiyeli olan bir parti mi?
Sencar: Şu an itibariyle, AK Parti ile İYİ Parti, MHP ile İYİ Parti arasında oy geçişkenliği durdu. Zaten AK Parti’den direkt olarak İYİ Parti’ye giden bir oy yok. Mutlaka küçük bir miktar vardır, ama dikkate değer miktarda değil. MHP ile İYİ Parti arasındaki oy geçişkenliği de durdu. Dolayısıyla, İYİ Parti’nin oyları şu anda yüzde 8 civarında sabitlenmiş vaziyette. 7,5 ile 8 arasında hareket ediyor. Tabii bu, “Kararsızlar” dağıtılmadan önce. Bizim hesaplarımıza göre, İYİ Parti hâlâ kendi başına barajın üstüne çıkabilmiş değil; 10,5’i, 11’i göremiyoruz. Barajın hemen altında bir yerlerde duruyor. Eğer ittifaklar olmazsa, İYİ Parti’nin çok ciddi bir baraj sorunu yaşayacağı kanaatindeyim. İYİ Parti, CHP ve DEVA Partisi için bir risk faktörüdür. Şu anda, o ikisi arasında bir geçişkenlik olabileceğini görüyoruz. CHP için de, DEVA Partisi için de hâlâ bir risk faktörüdür. Ama İYİ Parti’nin, AKP Parti ve MHP için bir tehlike oluşturduğu kanaatinde değilim; aradaki oy geçişkenliği çok düşük. Ama barajı da aşmış değil. Aynı zamanda, İYİ Parti nerede duracağını belirleyebilmiş bir parti de değil. İYİ Parti’nin beyin takımı, çok farklılıklar ihtiva eden bir gruptan oluşuyor ve hepsinin farklı görüşleri de olabilir. Dolayısıyla, İYİ Parti’yi, siyaseten nerede durabileceği konusunda netleşmiş gibi görmüyorum ben. Mesela, benim takip edebildiğim kadarıyla, son 5-6 aydır, Meral Akşener, demir bastonla şehir şehir dolaştı; yüzde 25’lerde olan popülaritesini, Nisan ayında yüzde 40’a çıkardı; liderler arasında Tayyip Erdoğan’dan sonra ikinci sıradaydı. Ama çok kolay bir manipülasyonla, HDP ile girdiği tartışmada popülaritesini yüzde 34’e düşürdü. Ben siyasette önemli hiçbir tartışmanın kendiliğinden çıktığı kanaatinde değilim; mutlaka bir arka planı vardır, birileri kurgulamış olabilir. Önceden net bir şekilde belirlenmiş politikaları olmadığı için, bu tip oyunlara çok kolay düşebiliyorlar. O nedenle, İYİ Parti’nin siyaseten sınırları çizilmiş bir alanı olduğu kanaatinde değilim.

Çakır: MHP için ne söyleyebilirsiniz? Sizin yaptığınız çalışmalardan da, MHP’nin stabil bir yerde durduğu izlenimini ediniyorum.
Sencar: MHP de, İYİ Parti gibi şu anda barajın altında görünüyor. Ama ben şöyle düşünüyorum. MHP’nin, hâlâ AK Parti içerisinde alabileceği oy olabilir. Ama kendi başına seçime girecek olursa, bir miktar İYİ Parti’den, bir miktar da AK Parti’den alacağı oylarla baraj riskini atlatabilir. Bunu daha önce gösterdi: 4 puanını İYİ Parti’ye kaptırdığı halde, barajın altında kalmayacak bir oya ulaştı. Oy olarak MHP’den uzaklaşmış insanlar olsa bile, gençlikten, çocukluktan kalan gönül bağıyla, MHP’nin baraj altında kalmamasını isteyecek bir seçmen kitlesinin var olduğunu düşünüyorum.

Çakır: Benzer bir şey herhalde HDP için de geçerli, değil mi? HDP’nin baraj meselesi hep konuşulur.
Sencar: HDP’nin baraj riski olduğu kanaatinde değilim. Kurulduğundan beri olmadı, şu anda da yok. Şu anda, “Kararsızlar” dağıtılmadan ham oyu 8,4. “Kararsızlar” dağıtıldığında çok rahat 11’e çıkar. HDP’nin bir baraj sorunu olduğunu zannetmiyorum. Ama önümüzdeki süreçte neler yaşanabileceğini bilmiyoruz. Bu yaşananlar neler getirir, bunu nasıl yönetirler, başarıyla yönetebilecekler mi, bilmiyorum. Ama sağlam ve sadık bir seçmen kitlesi var.

Çakır: İktidarın seçim sistemini değiştirmek istediği biliniyor. Siz de takip ediyorsunuzdur, değişik açıklamalar ve değişik spekülasyonlar yapıldı. İktidarın zayıflayan bir oy potansiyeli var. Bu zayıflayan oy potansiyeline rağmen, kazanabilecekleri bir seçim sistemi arayışı olduğu söyleniyor. Sizce iktidar nasıl bir seçim sistemini tercih eder?
Sencar: Bu konuda özel bir çalışma yapmadım. Ama şunu çok rahat söyleyebilirim: Bugünkü sistemle gittiği takdirde, parlamento çoğunluğunu kaybeder. Tayyip Erdoğan da başkanlığı kaybeder. Tayyip Erdoğan bir seçime gidecekse, mutlaka Siyasi Partiler Kanunu’nu veya Seçim Kanunu’nu değiştirmesi lâzım. Bunu nasıl değiştireceği konusunda, muhtemelen birileri, “Ne yaparsak kazanırız?” diye çalışıp, fikir jimnastiği yapıyordur. Dolayısıyla, şu anda onların da net bir karara vardıklarını, bir çözüme ulaştıklarını düşünmüyorum; ama bu konuda kafa yorduklarına eminim. Çünkü Tayyip Erdoğan, rakamları anlamayı, rakamları yönetmeyi çok iyi bilen bir siyasetçi. Şu anda nerede olduğunu bizden daha iyi bildiğinden hiç şüphem yok. Eğer eline düzgün veriler gidiyorsa… O konuda da şüphem var, çünkü kendisine negatif veriler götürmek de zor olabilir. AK Parti’ye çalışan araştırmacıların televizyonlarda yaptıkları konuşmalara baktığımda, doğru bilgiler vermediklerini tahmin ediyorum. Kamuoyuna verdikleri bilgiler doğru değil. Tayyip Erdoğan’ın bunu gördüğünden eminim. Bugünkü sistemle seçime gitmek demek, başkanlığı ve parlamentoyu teslim etmek demektir. Bunun çaresini arıyor.

Çakır: İttifaklar meselesine bakalım: Şu anda iktidarın en büyük çabası, karşısındaki bloku çatlatmak, parçalamak Burada da HDP faktörünü kullanarak, İYİ Parti ile CHP’nin arasını açmak, ya da DEVA Partisi, Gelecek Partisi gibi yeni katılımları, Saadet Partisi’nin tekrar Millet İttifakı’na girmesini önlemek gibi bir çabası var. Bunun başarılı olma ihtimali var mı? Cumhur İttifakı MHP ve BBP ile duruyor, görüyoruz. Karşısında, 31 Mart’ta olduğu gibi bir ittifak çıkmama ihtimali var mı? Böyle bir durum söz konusu olursa, nasıl olur?
Sencar: Ben Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam, bu ittifakı bozmak için her türlü oyunu oynarım. HDP nedeniyle, İYİ Parti ile HDP, İYİ Parti ile CHP, CHP ile HDP’nin arasını açmak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışırım. Zaten siyaset budur; mevcut imkânlarla ne yapabileceğini görmektir. Bu imkânları zorladıklarından eminim. Millet İttifakı’nın unsurlarının da bu tip oyunlara gelme gibi bir alışkanlığı var. Yani Tayyip Erdoğan muhalefetle çok rahat oynayabiliyor. Krize veya sıkıntıya girdiği zaman en çok yardımını istediği parti CHP’dir. 18 yıl geriye gidin: AK Parti ne zaman bir sıkıntıya girdiyse, can simidi CHP olmuştur. Bundan sonra olmayacağının da bir garantisi yoktur. Bir iktidarın, karşısındaki gücü zayıflatmak için, onunla bir şekilde mücadele etmesi, birtakım akıl oyunları üretmesi son derece doğaldır; yapması gereken de budur. Ama bunu başaramayabilir. Bunun için de yapması gereken şey, ekonomiyi düzeltmektir; ekonomik büyümeyi pozitif bir şekilde yukarıya doğru çekmektir. Ali Akarca’nın araştırmalarına kamuoyunun dikkatini çekmek isterim. Ali Akarca, son 70 yılda yapılan seçimleri dikkate alarak yaptığı hesaplamalarda, ekonomik büyümenin bir önceki yıla göre 1 puan artmasının iktidar partisinin 1 puan artması anlamına geldiğini söylüyor. Ali Akarca’nın bu konudaki yetkinliğine son derece güveniyorum. Dolayısıyla, enflasyonun 1 puan düşmesi 0,15 puan, ekonomik büyümenin 1 puan artması da iktidarın oyunu 1 puan artırır. Hangi sebeple olursa olsun, ekonomik büyüme arttığı takdirde, AK Parti’nin oyunun artma ihtimali yüksektir. Çünkü insanları birinci derecede etkileyen faktör, artık sosyal etkinlikler, din, inanç değil, ekonomidir.

Çakır: Bir diğer seçenek de, Millet İttifakı’nın yerine, muhalefetteki sağ partilerin, bir tür Milliyetçi Cephe gibi birlikte ittifak kurması. Yani İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin, CHP ve HDP’yi dışlayarak ve yüzde 10 barajını da gözeterek, böyle bir ittifak kurma ihtimalinden de bahsediliyor. Bu, size gerçekçi geliyor mu?
Sencar: Birilerinin böyle bir ihtimal üzerinde çalışması son derece doğaldır. Ama netice verir mi bilmiyorum. Ancak bu, her hâlükârda Millet İttifakı’nın parçalanması için oynanan bir senaryodur. Başarılı olup olmayacağını bilemem, ama bunun için yapılmıştır.

Çakır: Sizin hep söylediğiniz bir şey var: Erdoğan’ın oyu ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ayrı ayrı oylarına baktığınız zaman, Erdoğan’ın oyunun hep birkaç puan önde olduğunu söylersiniz. Bugün itibariyle, yine benzer bir durum geçerli mi?
Sencar: Onu “Erdoğan’ın oyu” şeklinde ifade etmek doğru olmayabilir. AK Parti’nin oyu var. Erdoğan’ın ise kamuoyundaki popülaritesi, beğenisi var. Cumhurbaşkanlığı seçimi olsa, Erdoğan’ın oyundan söz edebiliriz. O zaman, evet, Erdoğan’ın oyu, AK Parti’den fazladır. Yani, cumhurbaşkanlığı seçimine girdiğimiz zaman, AK Parti’nin alabileceği oydan daha yüksek bir oy alabileceğini biliyoruz. Daha önce de aldı bunu. Ama şu anda, Erdoğan’ın popülaritesi, kamuoyundaki beğenisi yüzde 50’lerde, ama AK Parti’nin oyu yüzde 31’de. “AK Parti yoktur, ama Tayyip Erdoğan vardır” dediğimizde de, AK Parti’nin oyu da Tayyip Erdoğan’ın oyu demektir. Yani yüzde 31. İnsanlar hâlâ Tayyip Erdoğan’la AK Parti’yi farklı yerde konumlandırdıkları için onları farklı şekilde değerlendiriyorlar. Korona krizinin patladığı günlerde, Tayyip Erdoğan’ın popülaritesi yüzde 40’lardan yüzde 57’ye yükseldi. Ama AK Parti’nin oyu yerinden hiç kıpırdamadı, sadece küsuratta oynadı. Dolayısıyla, “AK Parti yok, Tayyip Erdoğan var” sözü bir anlamda doğrudur. Ama parlamento seçimine girdiğimiz zaman, Tayyip Erdoğan’la AK Parti’nin oyu farklı olarak ortaya çıkar.

Çakır: Son yaptığınız Mayıs ayı araştırmasında çıkan ilginç rakamlardan bir tanesi, başta da söylediğim gibi, siyasîlerin beğeni listesinde, birinci sırada Erdoğan, ikinci sırada Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve üçüncü sırada Süleyman Soylu yer alıyor. Süleyman Soylu’nun popülaritesinin bu kadar yüksek olmasının tabii ki siyasî bir karşılığı vardır. Bu siyasî karşılık size neyi düşündürtüyor? Süleyman Soylu neyi simgeliyor? Erdoğan sonrası AK Parti’yi mi, ya da bazılarının dediği gibi Bahçeli sonrası MHP’yi mi? Yoksa sağda yeni bir oluşumu mu? Nasıl bir anlamı var sizce?
Sencar: Bence, Süleyman Soylu’nun yükselmesi, Türkiye’de milliyetçi dalganın yükselmesi ile ilgili bir olay. Ben, Tayyip Erdoğan’ın, dışarıdan davet ettiği, yanına aldığı birisini vâris yapacağı kanaatinde değilim. Bu, İslamcı geleneğin bir sonucudur. Tayyip Erdoğan sonrası AK Parti’nin, Süleyman Soylu gibi güçlü bir lidere bırakılacağı şeklinde bir kanaate sahip değilim. Devlet Bahçeli’nin de böyle bir şey yapacağı kanaatinde değilim. Ama açık ve net olan bir şey var: Türkiye’de milliyetçi dalga yükseliyor. Türkiye’de, bir partinin, dini kullanarak, dinden medet umarak oyunu artırması artık bitmiştir. Ama milliyetçi dalga üzerine oturursanız, oyunuz yükselir. Dolayısıyla, Süleyman Soylu’nun geleceğiyle ilgili bir tahminde bulunmak zor. Çünkü grubuna hâkim iki lider var: AK Parti’de mutlak güçlü Tayyip Erdoğan ve MHP’de de mutlak güce sahip Devlet Bahçeli var. Bu iki lider için de Süleyman Soylu, farklı kaynaktan gelen birisi. Ben ikisinde de “vâris” olduğu kanaatinde değilim. Belki MHP’de olabilir, ama AK Parti’de olabileceği kanaatinde değilim. Çünkü AK Parti’nin geldiği gelenek buna müsait değil. Ama şunu söylemek lâzım. Süleyman Soylu, politikayı çok iyi bilen, politikayı çok iyi oynayabilen, hassasiyetleri çok iyi bilen, usta bir politikacı. Bu ustalıkla, şimdi tahmin etmediğimiz birçok yere de ulaşabilir. Nitekim Nisan ayında yüzde 44 olan popülaritesi, Mayıs ayında 49,5’e yükselmiş. 1 ay içerisinde yüzde 44’ten 49,5’a yükselmiş. Muhtemeldir ki önümüzdeki ay Süleyman Soylu 50’ye yaklaşarak Tayyip Erdoğan’ı yakalayabilir. Bu, milliyetçi dalganın getirdiği bir sonuçtur. AK Parti’ye veya MHP’ye lider olabilir mi? Devletin yahut birilerinin böyle bir hazırlığı var mı? Bunu bilmek mümkün değil.

Çakır: Yaptığınız o araştırmanın çok çarpıcı başka sonuçları da var: Mesela, Ekrem İmamoğlu’nun Süleyman Soylu’nun da gerisinde kalması. Mansur Yavaş’ın, Erdoğan’dan sonra ikinci sıradaki yerini koruması. Çünkü muhtemel bir cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefetin adayının kim olacağı sorusu ilk günden beri masada. İlk akla gelen isimler de daha çok belediye başkanları oluyor. Hiç kimse, mesela Kemal Kılıçdaroğlu’nun adını telaffuz etmiyor. Meral Akşener belki yeniden aday olmak isteyebilir. Ama Ekrem İmamoğlu ilk günden beri telaffuz edilen isimdi. Sizin bulgularınıza göre bir gerileme görülüyor. Bu aldatıcı olabilir mi, yoksa bir trend mi?
Sencar: Belediye başkanlığı aynı zamanda icraatların yarıştığı bir yer. Siyaset de yapabilirsiniz, ama belediye başkanları daha çok icraatlarla, halka sundukları hizmetlerle görünür ve bilinir olurlar. İstanbul bir ülke kadar büyük bir yer. Sorunları, Ankara’yla, İzmir’le mukayese edilmeyecek kadar büyük bir yer. Bir diğer husus da, İmamoğlu, 1 yıllık bir sürecin sonunda bir anda Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na geldi. Yeterince hazırlığı var mıydı, yok muydu, bu tartışılabilir bir konu. İlçe belediye başkanlığından, Büyükşehir belediye başkanlığına geçmek ve orada hızla adapte olmak kolay bir iş değildir. Mansur Yavaş bu konuda şanslı; 10 yıldır Ankara’da yaşayıp, Ankara’da Büyükşehir Belediyesi’ni gözlemleyen, eleştiren, hizmetler konusunda neler yapabileceğini düşünen birisiydi. Şu anda, kendisine stratejik olarak da iyi bir hedef belirledi ve kendisini Büyükşehir Belediye Başkanı olarak fiks etti; bunun dışına da çıkmadı. Halbuki Ekrem İmamoğlu ile ilgili olarak, onun yakın çevresi, onu aynı zamanda cumhurbaşkanı adayı olarak takdim etti kamuoyuna. Şu anda iktidarın hedefi Mansur Yavaş değil, Ekrem İmamoğlu’dur. Çünkü başlangıçtan itibaren Tayyip Erdoğan’ın rakibi gibi çıktı. Zaten bana göre İstanbul seçimi de Tayyip Erdoğan ile Ekrem İmamoğlu arasında geçmiştir. Dolayısıyla devletin, mevcut iktidarın, özenle üzerinde durduğu kişi Mansur Yavaş değil, Ekrem İmamoğlu’dur. Bir süre sonra, Mansur Yavaş çok yükselir, Ekrem İmamoğlu daha aşağı inerse, o durumda Tayyip Erdoğan’ın rakibi Mansur Yavaş olarak görülmeye başlar. O zaman nelerle karşılaşacağını bilemeyiz. Bir de, siyaset öyle bir şeydir ki, ortada Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu görülürken, hiç beklemediğiniz anda Kemal Kılıçdaroğlu da cumhurbaşkanı adayı olarak çıkabilir.

Çakır: İlk günden itibaren Ekrem İmamoğlu’na sürekli ve sistemli bir şekilde, organize olduğu çok belli olan saldırılar var. Mansur Yavaş’a seçim öncesinde bir suçlama yapmaya çalıştılar ama tutmadı. Arada sırada Melih Gökçek’in etkisiz çıkışlarını saymazsak, doğrudan Mansur Yavaş’ı hedef alan bir şeyler olmuyor. Peki, baktığınız zaman şu anda nasıl bir muhalefet tablosu ortaya çıkıyor? Yine aynı konuya dönüyoruz; ama sorunlu, kaybeden bir iktidardan bahsediyoruz. İktidar kaybederken, kendisi kazanamayan bir muhalefetten söz ediyoruz. Sizin söyleminizle: “Muhalefet kazanmadı, iktidar kaybetti.” Muhalefetin daha aktif, daha dinamik olmasının imkânlarını görüyor musunuz? Bunun birtakım odakları, işaretleri var mı şu anda?
Sencar: Bu konuda çok iyimser değilim. Çünkü iki güç arasında, siyaset stratejisi bakımından büyük farklılıklar var. Mesela muhalefet, Tayyip Erdoğan’ın çizip belirlediği alanda politika yapıyor. Tayyip Erdoğan, istediği zaman muhalefet liderlerini veya muhalefet sözcülerini kendisiyle tartışmaya çekebiliyor. Türkiye’de muhalefet, daima iktidarı takip eden, iktidarın söylemlerine cevap veren, onunla tartışan bir durumda. Muhalefetin bir şeyler yapıp iktidarı arkasına taktığı, kendisine muhatap ettiği bir süreci, ancak 7 Haziran öncesinde gördük bir miktar. İktidar, muhalefet alanını yöneten bir güce, siyasal bilgiye, siyasal zekâya, siyasal tecrübeye sahip. Bu şartlar altında, muhalefetin, iktidarı yönetebilecek, peşine takabilecek bir potansiyeli olduğunu şu anda görmüyorum.

Çakır: Tabii imkânlar meselesi de var. İktidar derken, aynı zamanda “Devlet” diyorsunuz; Devletin imkânları var. Muhalefet partileri ise, hele daha küçük partiler, Hazine yardımı alamıyorlarsa, imkânları çok kısıtlı; HDP örneğinde olduğu gibi, sürekli önlerine engel çıkartılıyor. Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’ne de kurulma sürecinde sorunlar çıkartıldı biliyorsunuz. Muhalefet partilerinin sesini duyurabileceği büyük medya kuruluşları yok. Bütün bunlar aşılabilir şeyler mi?
Sencar: Kabul ediyorum, aşılması zor şeyler. Ama vatandaşların affına sığınarak şunu söyleyeyim: Keskin zekânın aşmayacağı şey yoktur. Keskin zekâ, bütün sorunları büyük oranda aşma imkânını verir. Bunu söylemekten çekiniyorum, ama Tayyip Erdoğan ne zaman sıkışırsa, muhalefeti kullanmasını bilen bir akla sahip.

Çakır: “Muhalefet de oyuna geliyor” diyorsunuz.
Sencar: Bunu ne zaman isterse yapıyor. Muhalefet 7 Haziran’da Meclis Başkanlığı’nı AK Parti’ye teslim etmeseydi, 1 Kasım seçimleri olmayacaktı. Tayyip Erdoğan Deniz Baykal’ı kullandı. Kemal Kılıçdaroğlu, bile bile bu oyunu bozamadı. Tayyip Erdoğan çok basit bir strateji yaptı: Aralarında ne geçti bilmiyorum, ama Deniz Baykal’ı hareketlendirerek Meclis Başkanlığı’nı kazandı. Ondan sonra da erken seçime gitti.

Çakır: Bu dediğiniz olayları şimdi siz söyleyince hatırladım. İşin acayip tarafı, siyasî hafızamızdan hızlıca çıkmış olaylar bunlar. Çok kritik eşikler yaşandı ve bu eşikleri unuttuk.
Sencar: Ama bugünlere o eşiklerden atlayarak geliyoruz. “Parlamenter Sistem mi Başkanlık Sistemi mi?” referandumundan önce, Tayyip Erdoğan çok ilginç bir şey yaptı. Birçok milletvekilinin topluca dokunulmazlığını kaldırdı. Kim destek oldu ona? Kemal Kılıçdaroğlu razı olmasaydı, o değişim yapılabilir miydi? Ben muhalefet partilerine, Demokrat Parti dönemindeki İnönü’yü, Özal dönemindeki Demirel’i çok yakından takip etmelerini, geriye dönüp onların konuşmalarını, taktiklerini incelemelerini tavsiye ederim. Evet, Tayyip Erdoğan bir siyaset ustasıdır şu anda. Ama geçmişte, Demirel gibi, İnönü gibi, hatta Erbakan ve Ecevit gibi ustalar vardı. Bu ustaları biraz incelemelerini, onların ne zaman nasıl davrandıklarını görmelerinde, geriye doğru bilgi akışı sağlamalarında fayda görüyorum.

Çakır: İsmet İnönü’yü, Demokrat Parti’yi bilmiyorum, ama Süleyman Demirel’i çok iyi hatırlıyorum. Benim gazeteciliğimin ilk yıllarıydı. Gerçekten de, Özal’ın hareket kabiliyetini sürekli kısıtlayan ve ANAP’ın adım adım erimesine neden olan manevralar yaptı. Ama sonrasında kendisi de, daha doğrusu partisi de uzun ömürlü olmadı.
Sencar: Doğru, ama Özal’a Çankaya’yı dar etti. Özal orayı terk etmeye kalkıştı biliyorsun, parti kurup yeniden seçime girecekti. Dolayısıyla, muhalefet yapmak çok kolay bir iş değil.

Çakır: Peki, burada noktayı koyalım isterseniz. Bugün epeyce konuştuk, ileride başka bir yayında yine konuşuruz; çünkü bu bayağı bereketli bir olay. Siz zaten kamuoyu araştırmalarınızı sürdürüyorsunuz, biz de gazeteciliği sürdürüyoruz. Sizinle yine bir araya gelip, yaptığınız araştırmaları ve onun analizleri üzerine konuşmayı isteriz Özer Bey. Çok teşekkür ediyoruz.
Sencar: Ben de teşekkür ederim. Görüşmek üzere.

Çakır: MetroPoll Araştırma Genel Müdürü Özer Sencar’la, uzun bir aradan sonra tekrar bir yayın yaptık. Çok somut ve çok verimli bir yayın oldu. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.07.2020 Çoklu Diyanet
01.07.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor
30.06.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
26.06.2020 Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni: Hatem Ete ile söyleşi
26.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (20): İmamoğlu'nun bir yılı, Kaftancıoğlu'na hapis cezası, Mümtaz'er Türköne olayı, Savunma Yürüyüşü, gazeteci yargılamaları
25.06.2020 Kılını kıpırdatmadan muhalefet
24.06.2020 Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga
23.06.2020 İmamoğlu’nun bir yılı: Beklentiler ve yaşananlar
01.07.2020 Çoklu Diyanet
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı