15 Temmuz’dan bugüne Fethullah Gülen ve örgütü

12.07.2017 medyascope.tv

12 Temmuz 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! Dün 15 Temmuz’la yüzleşip yüzleşmediğimiz üzerine bir yayın yapmıştım ve orada bir noktayı özellikle vurgulamıştım: Türkiye’de Fethullah Gülen ve hareketinin, cemaatinin, grubunun, örgütünün, 15 Temmuz sonrasında, yaşananlardan sonra uzun bir süre artık belini doğrultmasının mümkün olmayacağı kanısındaydım. Ancak dünkü yayında da belirttiğim gibi bu görüşümü gözden geçirme ihtiyacı hissediyorum; çünkü 15 Temmuz sonrası yapılan yanlışlar gerçekten bu harekete bir nevi hayat öpücüğü gibi oluyor. Özellikle de yurtdışında bu hareket kendini tekrardan toparlama yolunda ciddi bir enerji depolayabiliyor. Bunları söyledik ve bugün güne Fethullah Gülen’in Amerika Birleşik Devletleri’nde oranın BBC’si olarak görebileceğimiz National Public Radio’da (NPR) yaptığı bir mülakat çıktı karşımıza. Orada Robert Siegel’le yaptığı söyleşide yine bir şeyler söylemiş. Okuduğum zaman –bunun detaylarını görmüşsünüzdür– büyük bir kısmının yalan olduğu çok net, yani o kadar çok yalan var ki; doğru ne var? Çok açıkçası emin değilim ama şunu vurgulamak lazım: 15 Temmuz’un yıldönümünde Amerika’nın en itibarlı, en önemli radyo kanalına çıkabiliyor Fethullah Gülen ve o radyo kanalı Fethullah Gülen’le röportaj yapma ihtiyacı hissediyor, çıkartıyor ve onu çok da fazla sıkıştırmadan aslında onun propaganda yapmasına bir nevi imkân sağlıyor.

“Üst akıl” değil “akılsızlık”
Buradan, bu olaydan hareketle bakıldığında Türkiye’de siyasi iktidarın destekçileri ve siyasi iktidarın temsilcileri bunu Amerikalıların örgütün arkasında olmasıyla ilişkilendireceklerdir ve “üst akıl” vs. gibi şeyler söylenecektir. Ama şunu artık net bir şekilde görmek lazım; “üst akıl” mazereti genellikle insanlar kendi akıllarını çalıştıramadıkları zaman gündeme geliyor. 15 Temmuz gibi bir darbe girişimini gerçekleştiren bir hareket ve onun lideri, elebaşı hakkında siz dünyayı ve kendi kamuoyunuzu ve dünya kamuoyunu yeterince bilgilendirememişseniz, ikna edememişseniz, onlara bu olayı anlatamamışsanız; bu konuda aklınız, yeteneğiniz vs. yetmemişse, ondan sonra içine düşülen olumsuz durumlarda bunu birtakım üst akla bağlayarak çıkamazsınız. Şunu artık net bir şekilde görmek gerekiyor; daha önce Washington Post’ta da, biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la görüşeceği gün Fethullah Gülen’in bir yazısı çıkmıştı ve burada da onu değerlendirmiştim, orada da aynı şekilde aynı olay önemliydi. Washington Post gibi bir gazetenin bu kişiye normal şartlarda sayfasını açmaması lazım; çünkü bu kişi ülkede kanlı bir darbe girişiminin birinci derecede sorumlusu olan bir kişi; ama o sayfa niye açılıyor? Çünkü bu iddiaya inanılmıyor; bu iddiaya inanmamanın ötesinde, onun iddialarının, yani bunun kendisiyle alâkası olmayan ve muhtemelen siyasi iktidarın tezgâhladığı bir oyun ya da darbe olduğu yolundaki iddialarının daha fazla prim yapmasından kaynaklanıyor. Böyle bir durum var ve burada Amerikalıları, Amerikan medyasını ya da Batılıları –ki birçok örneği yaşıyoruz, özellikle Avrupa’ya sığınan darbe zanlılarının iade edilmemesinde de benzer olay yaşanıyor– burada Batılıların işbirlikçiliğiyle açıklanabilecek basitlikte bir olay değil. Batılılar işbirlikçi olsalar bile –diyelim ki işbirlikçiler– böyle bir olay karşısında, Türkiye’den gelen, Ankara’dan bu kadar gelen taleplere karşı, ısrarlara karşı bu kadar cevapsız kalamazlardı. Demek ki burada çok büyük bir hata yapılıyor.

Hesaplaşma sivil olmayınca…
Bu hata nedir? Bu hata öncelikle 15 Temmuz’la hesaplaşmanın sivil bir hesaplaşma olmaması — olamaması değil, olmaması. Devlet, başından itibaren Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu bir devlet meselesi olarak gördü, millet diyorlar ama millet bu olaya katılmadı, millete birtakım şeyler empoze edildi, FETÖ dendi, kötü bir fotoğraf çizildi ama bunun içi doldurulamadı, ciddi bir tartışma yapılamadı. 15 Temmuz’dan bu yana yapılan yayınlara baktığımız zaman şu günlerde yapılan sempozyumlara vs. baktığımız zaman, bugünlerde 15 Temmuz vesilesiyle hazırlanan afişlere –ki her birisi gerçekten çok basit, uyduruk şeyler– bunlara baktığımız zaman gerçek bir sivilliğin, gerçek bir sorgulamanın olmadığını görüyoruz. Devlet, bir şekilde bir şeyi çok köşeli bir şekilde kamuoyuna dayatmak istiyor. Hadi Türkiye’de kamuoyunun bir kesimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güvenen bir kesimi, onu seven bir kesimi buna inanıyor, buna inanmaya razı diyelim; ama Batı kamuoyu bu kadar ucuz açıklamalara, bu kadar kestirme açıklamalara itibar etmiyor ve bu da cemaatin, Fethullah Gülen’in ve grubunun varlığını, hayatını uzatıyor. Ve hatta tekrardan yaralarını sarmasına elverişli bir zemin bile hazırlayabilir.
Henüz bu konuda çok mutlak bir başarıya ulaştıkları söylenemez; şöyle bir örnek vermek istiyorum: Bu yapının medya kuruluşlarında çalışan ve şu anda yurtdışında yaşayan, değişik ülkelerde yaşayan çok sayıda isim var. Bu isimler hayatlarını sürdürüyor ama hiçbirisi itibarlı bir şekilde Batı kamuoyu ve Batı medyası ya da düşünce özgürlüğü kurumları tarafından onurlandırılmıyor. Herhangi birisine verilmiş olan bir ödül görmüyoruz mesela. Yani bunun önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Can Dündar Almanya’da yaşıyor ve kendisine değişik Batı kurumları tarafından Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliği sırasında başına gelenlerden dolayı çok sayıda ödül verilirken, hepsi de çok saygın ödüller verilirken, hiçbir cemaatçiye böyle bir ödül verilmiyor. Bu noktada özellikle de şunu söylemek lazım: Cemaatçi gazetecilerin yurtdışına çıkmasıyla, Can Dündar gibi gazetecilerin yurtdışına çıkması arasındaki farkı da zaten bu bize gösteriyor.

“Bunlar kötüdür” demekle olmuyor
“Sivil bir mücadele yapılmıyor” dedim. Bakıyoruz, çok sayıda para akıtılıyor, lobi şirketlerine para akıtılıyor, birtakım isimler ortaya sürülüyor, ama çok acı bir örnek var önümüzde. Mesela Nedim Şener. Kendisi benim çok yakın bir arkadaşım ve zamanında o FETÖ tarafından bir kumpasla içeri atıldığı zaman onun haklarını savunmak için birçok meslektaşımla beraber mücadele yürütmüş birisiyim. Ve Nedim, şu anda devletin FETÖ konusundaki en çok konuşan –en son Fatih Altaylı’nın ‘Teke Tek’e de çıkmış galiba, onun birtakım şeylerini gördüm, spotlarını, yurtdışında da ABD’ye de gitmişti, başka yerlere de gitmiştir– en sivil gibi görünen ismi Nedim Şener, geçmiş mağduriyeti de olan bir isim; ama Nedim’in en son Fethullah Gülen konusunda vardığı nokta neydi? “Beni alın, onu verin” şeklinde acayip bir açıklamayla bitirmek durumunda kalmıştı. Böyle, Fethullah Gülen ve onun yapısıyla bu tür derinliksiz, çok öznel, “bunlar kötüdür”ü aşma yolunda çok derinliğe gitmeyen yaklaşımlarla bir şey yapmanın imkânı olmuyor. Ya da sivil görünümlü resmî açıklamaların da imkânı olamıyor.
Bu saatten sonra olur mu? Bu saatten sonra olacağını sanmıyorum. Şu anda Türkiye, devlet eliyle, Fethullah Gülen ve onun küresel örgütüne karşı sivil bir seferberlik başlatmadığı için, bunun yerine olayı sadece kriminal bir olay görüp göstermeye çalıştığı için bir bedel ödemekle karşı karşıya. Bu bedel de öncelikle, cemaatin, Fethullah Gülen şebekesinin Türkiye’de varlığını sürdürmesi olacaktır — ki bu başlı başına çok büyük bir ceza olacaktır Türkiye için.
Cemaat’i bilen kişilerle yaptığım birtakım görüşmelerden şunu öğreniyorum: Çok büyük operasyonlar yapılmış olmasına rağmen, özellikle ByLock üzerinden yapılan çok sayıda operasyona rağmen, hâlâ Cemaat’in Türkiye içerisinde birtakım ilişkilerini alt düzeyde de olsa sürdürmekte olduğunu duyuyorum. Ama bu gidişle, bu yaklaşımla yurtdışında Cemaat’in varlığını, faaliyetlerini sınırlayamadığı ölçüde; Türkiye yurtdışında Cemaat’in, bu yapının gayri meşru bir yapı olduğu, bu yapının din imandan ziyade bir başka komplo hareketi olduğunu anlatamadığı müddetçe, Cemaat’in Türkiye’de varlığı kaçınılmaz bir şekilde sürecektir. Çünkü yurtdışında çok güçlü bir şebekeye sahip, bu şebekenin imkânları da geniş ve gördüğümüz kadarıyla özellikle Batı’da kendilerine fazla dokunulmuyor, hatta kimi durumlarda önlerinin açıldığını görüyoruz, duyuyoruz. Dolayısıyla sonuna gelmiş olan Cemaat, bu yapı, küresel yapı bir şekilde yanlış politikalarla ipten döndürülmüş oldu. Siyasi iktidar çok büyük bir yanlış yaptı ve bu yanlışta ısrar ediyor. Şu günlerde sürmekte olan 15 Temmuz yıldönümü faaliyetleri de bu yapıyla mücadele anlamında gerçek anlamda, darbeyle gerçek anlamda hesaplaşma anlamında hiçbir şey içermiyor. Çünkü burada, bu yıldönümü faaliyetlerinde hiçbir şekilde demokrasi yok; demokrasinin adı var ama demokrasinin kendisi yok; hatta bu faaliyetlerin Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bir nevi alternatif olma yönü iyice bunu karatıyor.

FETÖ ile mücadele simsarları
Olayın bir başka boyutu şu, onu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye’de FETÖ’yle mücadelenin simsarları türedi; devletin içinde ve devletin dışında, medyada, başka yerlerde, kamu kuruluşlarında, her yerde bunlar var. Birtakım isimler sürekli kalkıp, “Cemaat hâlâ çok güçlü, bunlar çok güçlü, FETÖ’nün hâlâ yüzde şu kadarına bile gelinmedi” şeklinde açıklama yapıyorlar. Benim söylediklerimle, bu kişilerin söyledikleri birbirinden çok farklı şeyler. Bu kişilerin neye istinaden bunu söylediklerini bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki genellikle uyduruyorlar. Benim bilgilerime göre, gözlemlerime göre, genellikle bol keseden atıyorlar; çünkü ne kadar bu tehlike hâlâ çok ciddi bir şekilde var derlerse, kendilerine olan ihtiyacın da aynı şekilde süreceğini ve artacağını hesaplıyorlar; bir nevi bir simsarlık söz konusu. Böyle temelsiz bir şekilde “Cemaat aslında bitmedi, FETÖ aslında bitmedi, hâlâ en önemli yerlerine dokunulamadı” diye desteksiz bir şekilde yapılan açıklamalarla da bu tehlikeye, bu tehdide dikkat çekmiş olmuyorsunuz. Bunu çok daha sistemli bir şekilde, derinlikli bir şekilde konuşabilmek lazım; ama bunu konuştuğunuz zaman şöyle bir şey karşınıza çıkacak; bu olguyu bütün boyutlarıyla anlamaya çalıştığınız zaman karşınıza bir süreç çıkacak: 1970’li yılların başlarında İzmir’den başlayan ve günümüze kadar gelen ve her etapta Fethullah Gülen’in ve öğrencilerinin, takipçilerinin ülkenin değişik yerlerindeki değişik odaklarla kurdukları ilişkilerle yüzleşmek gerekecek. Bu yüzleşmeleri yaptığımız zaman da bugün önemli yerlerde olan ya da olmak isteyen birçok kişi sarsılabilecek. Dolayısıyla Türkiye’de bu anlamda gerçek bir yüzleşme yapılamadığı için de bu yapının varlığı devam edecek. Böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Yurtdışındaki okullar büyük ölçüde duruyor; Türkiye’deki şirketlere, okullara, medya kuruluşlarına vs. el konuldu, ancak bunlar sıfırdan inşa edilmiş yerlerdi, yarın öbür gün tekrardan bu hareket Türkiye’de örgütlenmeye kalkarsa pekâlâ girebilir. Çünkü şu anda bütün bu propagandalara, küfürlere, hakaretlere, saldırılara, öfkelere aldanmayın; bu çizginin, bu hareketin anlayışının Türkiye’de mutlak bir şekilde mahkûm edildiğini hiçbir şekilde sanmıyorum. Bu hareketin, bu yapının mantığının, bu yapının örgütlenme şeklinin, bu yapının dünyaya bakış şeklinin gerçekten bütün boyutlarıyla ele alındığını da sanmıyorum. Böyle olmadığı için de bu yapıyla yapılan olay, ona darbe indirmek, onları elimine etmek, onları etkili yerlerde ayıklamaya çalışmak gibi tamamen polisiye bir operasyon şeklinde cereyan ediyor.
Ama bu yapı sadece ve sadece devlet içerisindeki o paralel örgütlenmesinden ibaret olan bir yapı değil. Bu yapı çok ciddi, sosyolojik, kültürel, dinsel boyutları olan bir yapıydı ve bir perspektifti. Fethullah Gülen’in bu yapıyı oluşturmasında o perspektif çok önemliydi. O perspektifle yüzleşmek lazım, o perspektifle mücadele etmek lazım; ama bu konuda şu âna kadar siyasi iktidardan ve onun destekçilerinden gelen herhangi ciddi bir faaliyetle karşılaşmış değiliz. Ve bunun sonucunda da belli bir aşamada –şu aşamada olmasa bile, belli bir aşamada– bu grupla ilişkili insanların, şu ya da bu şekilde insanların mağduriyetinden mazlumluğuna geçmeleri söz konusu. Böyle bir propagandanın zemininin şu anda, geçen bir yıl içerisinde oluşturulduğunu görüyoruz.
Çok sayıda insan, bu olayın, darbenin bizzat kendisi içerisinde hiçbir şekilde yer almamış, almayacak, alma imkânı olsa bile almak istemeyen çok sayıda insanın bu torbaya doldurulduğunu görüyoruz ve buradan yaratılan mağduriyetler, yarın öbür gün bu ülkenin başına çok büyük işler açacaktır. Örneğin KHK’yla işlerinden atılanlarla ilgili olan komisyon hâlâ faaliyet geçmiş değil, faaliyete geçse nasıl bir sonuç alacağı konusunda da çok fazla ümitli olma durumunda değiliz.

Gül ziyaret etti mi?
Son olarak, Fethullah Gülen’in bu tekrar başta söylediğim, Amerika’daki radyoya yaptığı açıklamada söylediği bir şey var: “Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül başta olmak üzere 50’ye yakın milletvekili geldi buraya” diye söyledi ve Abdullah Gül de “Görev süresince kesinlikle böyle bir şey olmamıştır” dedi. Buradan kastı AKP döneminde başbakan, dışişleri bakanı ve daha sonra cumhurbaşkanı olduğu dönemleri kastediyor, ama başka zaman görüşmediği anlamına gelmiyor. Örneğin o meşhur Bank Asya’nın açılış töreni var, orada yan yana fotoğrafları var, Tayyip Erdoğan’la beraber. Ama orada Fethullah Gülen Pensilvanya’ya ziyaretten bahsediyor, Abdullah Gül böyle bir ziyaret yaptı mı? Görev süresindeyken yapmadığını söylüyor, geriye bir tek şık kalıyor: “AKP’nin kuruluş sürecinde, ilk süreçte, ABD’ye yapılan temaslar için gidildiğinde mi gördü acaba?” diye, o da herhalde önümüzdeki günlerde çıkabilir; ama şunu da söyleyelim: Fethullah Gülen birçok konuda olduğu gibi pekâlâ burada da yalan söylüyor olabilir; çünkü bu hareketin demin sözünü ettiğim, perspektif dediğim, Fethullah Gülen hareketinin en önemli perspektiflerinden birisi bu tür dezenformasyonlar ya da çarpıtılmış bilgileri çok uluorta, ama sistemli bir şekilde, çok bilinçli bir şekilde kullanabiliyor olmasıdır. Dolayısıyla pekâlâ Fethullah Gülen yalan söylüyor olabilir ya da “Ben ziyaret etti demedim, İstanbul’da karşılaştık demiştim” olabilir vs. olabilir, ya da demin dediğim gibi AKP seçime girmeden önceki süreçte Amerika temaslarının birisinde belki böyle bir ziyaret olmuş olabilir. Bu arada ama Davutoğlu’nun gittiğini biliyoruz, o zaten daha önceden gündeme gelmiş bir şeydi. Tabii Fethullah Gülen’in bu ziyaretleri bugün böyle kullanıyor olmasındaki stratejik aklı da bir kenara kaydetmek lazım. Hâlâ böyle konularda Türkiye’deki siyasi dengeleri etkileyebilecek çıkışlar yapabiliyor olması, Gülen’in, bu yapının hâlâ varlığını koruduğunu bize gösteriyor. Tekrar söyleyecek olursak: Batı’da Fethullah Gülen’in kendisi ve onun şebekesine yönelik olarak ciddi, inandırıcı birtakım izahatlara gidilmezse, bu konuda birtakım aydınlatmalar yapılmazsa, bu hareketin varlığını sürdüreceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Nitekim şu anda bu oluyor; ama öte yandan tekrar son günlerde yaptığım konuşmaların çoğunda söylediğim gibi çok umutlu olma imkânı yok. Çünkü öncelikle bu konuda böyle bir niyet yok, bununla gerçek anlamda yüzleşme gibi bir şey yok, hızlı bir şekilde “İşte, bunlar kötü insanlar, bunlar terörist, FETÖ” deyip olayın hallolacağını düşünüyorlar. Çünkü buna FETÖ deyip yetinilmemesi, daha derinlere inilmesi durumunda kendilerinin değişik dönemlerde bu olayın, bu yapının güçlenmesine verdikleri birtakım katkıların ortaya çıkabileceğinden endişe ediyor olabilirler birincisi. İkincisi, gerçekten bu yapıya karşı nasıl mücadele edilebileceğini bilmiyor olabilirler. Halbuki çok basit; böyle yapılara karşı mücadelenin birinci yolu kesinlikle demokrasidir, şeffaflıktır, açıklıktır, çoğulculuktur; ama Türkiye’yi yönetenler bu kavramlardan uzak oldukları için ya da iyice uzaklaştıkları için, böyle karanlık bir yapıyla mücadele etmekte hiçbir şekilde başarılı olamıyorlar. Onların başarısızlığı da sonuçta karşımıza Fethullah Gülen’in başarısı olarak çıkıyor, böyle bir acı gerçekle karşı karşıyayız.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

21.07.2017 Türkiye’de Yahudi karşıtlığı
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
21.07.2017 Türkiye’de Yahudi karşıtlığı
20.07.2017 Batı ile mesafeler iyice açılırken
19.07.2017 Erdoğan’ın rakibi kim olabilir?
19.07.2017 Transatlantik: Batı’da 15 Temmuz algısı & Trump-Putin ilişkisi ve Ortadoğu
18.07.2017 Türk Sağının Düşünce Atlası: Tarık Çelenk ile söyleşi
17.07.2017 Fethullah Gülen’in hedefi ne? Neye ve kime hizmet ediyor?
15.07.2017 Ruşen Çakır: Tam temizlik kolay olmayacak
14.07.2017 Siyaset malzemesi olarak 15 Temmuz
13.07.2017 Fethullah Gülen’in yalanları
12.07.2017 15 Temmuz’dan bugüne Fethullah Gülen ve örgütü